Eskiden kalma

Eski bir alışkanlık olarak mektup, her zaman aklımda. Hep bir heyecan duyuyorum, yazmak, pul yapıştırmak ve göndermek istiyorum dünyanın en kalabalık ya da en ücra köşelerindeki birilerine.
Eski bir alışkanlık olarak mektup, her zaman aklımda. Hep bir heyecan duyuyorum, yazmak, pul yapıştırmak ve göndermek istiyorum dünyanın en kalabalık ya da en ücra köşelerindeki birilerine. En sevdiğim, en çok özlemini duyduğum, iletişimi ruhumda hissettiğim en güçlü, en duygulu iletişim aracı benim için. Eski ihtişamı kalmayan bu iletişim aracı, şimdilerde rafa kaldırılmış bir eşya gibi. İçi boş, unutulmuş, hatta tozlanmış bir cam kavanoz gibi. Oradan bir alınsa, tekrardan insanlığa hizmet edebilse, dünyalar onun olacak. Eskiden olsa mektuplar akşamdan yazılır, sabah sabah heyecanla postaneler ziyaret edilir, oradaki görevliyle iki çift laf edilirdi, hal hatır sorulurdu. Sonrasında akşamdan gönül yolculuğuna çıkmaya hazır, o tertemiz mektubun gidişi için işlemler yapılırdı. Postacılar ve postaneler, önemli ve sevilen kişiler ve yerlerdi. Şimdilerde, mektubun yerini daha çok başka iletişim araçlarının alması; onları ya da bizim onlara karşı olan duygularımızı oldukça değiştirmiştir. Daha içten, daha samimi olarak hafızalarımıza kaydettiğimiz o güzelim ortamı bulabilmek zor hale gelmiştir.

Ya Şimdi!
Şimdi öyle mi? Birbirimize mektup yerine elektronik posta gönderiyoruz. Teknolojik gelişmelerle birlikte biz de günümüzün şartlarına ayak uydurmaya çalışıyoruz. Sayfalarca yazıp postanelere gideceğimize, yazım kurallarına ve noktalama işaretlerine uymadan hızlıca o anki durumu anlatan bir şeyler yazıp; hatta bazen de sözcükteki ünlü harfleri bile rahatsız edip yazımıza almadan bir tuşa basıp gönderme işlemini tamamlıyoruz. Hem de ne mürekkep derdi var ne de kağıdın renginin ne olacağı düşüncesi… Karşıdaki de anlıyor hani bizi. Tabii anlayacak. Mecburen, koşullanmış olarak. Amaç, zamana uydurmaksa kendimizi; işte en güzel örneklerden biri de bu. Değişime bu kadar hazır olduğumuza damgasını vuran en doğru örneklerden bir tanesi.

Yaşamın Kendisi Beklemek
“Sevgiyle,
Mektubunu aldım; döndüğümden bu yana onu bekliyordum.
Ama beklemek, öyle hoş ki! Yaşamın kendisi beklemek!
Tohumlar, filizlenmeyi; nehirler, okyanusa kavuşmayı bekler.
İnsan, neyi bekler?
O da ağaca dönüşecek bir tohumdur, okyanusa yönelen bir nehirdir.
Kim ki içinde derinlere baksa, varlığındaki sonsuz ve sınırsıza olan hasreti bulur.
Ve bunu fark eden herkes, yolculuğuna başlamış olur.”
Osho’ nun “Yaşamak İnanmaktır” adlı eserinden aldığım bu dizeler, beklemenin yaşamımızda ne kadar çok değerli olduğunu ve bize farkındalıklı bir düzen sunduğunu ortaya koyuyor sanırım. Mektubun gidişini, karşıdaki mektup sahibinin cevabının kapalı zarf içinde, kişiye özel geri dönmesini beklemek, gönülden isteyip de beklemek sabır işi. Sabır da öyle kolay değil hani. Bildiğimiz, belki benimsediğimiz, çevremizdekilere tavsiye ettiğimiz; fakat bir türlü hayata geçiremediğimiz bir erdemdir sabırlı olmak.

Canlanan Anılar
Mektubu okurken yazılar arasında canlanan anılar, sözcüklerin çağrışımlarından ya da ortaya çıkan gülücüklerden, sevginin, duyguların ağırlığından kaynaklanan gözyaşları belirir kağıdın üzerinde. Sırf bu yüzden, sabırla yolu beklenen postacıların saygınlığı, onlara duyulan vefa borcu ölçülebilir değildi. Şimdilerde her şey daha abartılı, daha çok. Sevgi sözcükleri bile çoğalır oldu. Çokça ve hızlıca sarf edildiği için bu sihirli sözcükler, yavaş yavaş anlamlarını yitirmeye başladı. Oysaki, mektup yazılırken kullanılan sözcükler, o yazının içinde, yazıyı yazan kişinin ruhuyla, görünmez kokusuyla birleşip hayat bulurdu. Bunları hissetmenin nasıl bir şey olduğunu unutuyoruz. Bu eskiden kalma alışkanlığı, bu nostaljiyi yaşamak istemek bile bence onun varlığını kabul etmek, onun işe yaradığını sessizce de olsa söyleyebilmek güzelliğine erişmek demektir. Fakat, bir adım atsak ve bugünlerde ‘birine’ mektup yazsak. O kalemin kokusunu içimize çeksek, olmaz mı?


:

:

:

: