Yunan Başbakanı ve “işgal altında olan Kıbrıs”

1974 yılının Ekim ayında Kıbrıs Türk Ticaret ve Sanayi Odası Genel Sekreteri sıfatı ile Kıbrıs Türk İş Dünyasını temsilen Brükselde toplanan Avrupa Ekonomik Topluluğu Ticaret ve Sanayi Odaları Daimi Konferansına katılmak üzere Yeşilada Feribotunun Magosa-Mersin seferi ile yola koyulmuştum. Gemide, Türk Ordusunun himayesini tercih edip, Dome Hotelde mahsur kalan ve diğer soydaşları gibi Güney Kıbrısa gitmek yerine Türkiye üzerinden İngiltere’ye gitmeyi tercih bazı Rumlar arasında ,Girne Limanının önde gelen restoranlarından Marabou restoranı sahibi Marios’u tanıma fırsatı buldum.

1974 yılının Ekim ayında Kıbrıs Türk Ticaret ve Sanayi Odası Genel Sekreteri sıfatı ile Kıbrıs Türk İş Dünyasını temsilen Brükselde toplanan Avrupa Ekonomik Topluluğu Ticaret ve Sanayi Odaları Daimi Konferansına katılmak üzere Yeşilada Feribotunun Magosa-Mersin seferi ile yola koyulmuştum. Gemide, Türk Ordusunun himayesini tercih edip, Dome Hotelde mahsur kalan ve diğer soydaşları gibi Güney Kıbrısa gitmek yerine Türkiye üzerinden İngiltere’ye gitmeyi tercih bazı Rumlar arasında ,Girne Limanının önde gelen restoranlarından Marabou restoranı sahibi Marios’u tanıma fırsatı buldum.

Ayten Alpmanın “Bir başkadır benim memleketim ve Girne’den yol bağladık Anadolu’ya”şarkıları ile inleyen destansı bir atmosferde bu Rum işadamının yalnızlığını ve ezikliğini hiç unutmadım. Konakladığımız Mersin Oteli ile Adana-İstanbul uçuşuna ancak yeten nakit parasının tamamını kullanmıştı. Atatürk Hava Limanında, taşımakta olduğu kredi kartlarına güvenerek, kendi açısından selametin ilk adımı olan İngiliz Hava Yolları bilet satış kontuarına yöneldi. Ne yazık ki Kıbrıs Rum Yönetimi, ülkeden döviz kaçışını önlemek üzere Rum vatandaşlarının kredi kartlarının tamamını kullanıma kapatmıştı. Marios engin bir hayal kırıklığı içinde ve nerede ise ağlamaklı yanıma gelip durumu anlattı. Makarios taraftarı olduğu için, Darbeci Yunan Askari rejiminin Kıbrıs’taki uzantısı Nikos Samson ve EOKA B taraftarlarının hışmına uğramış ve onların elinden canını zor kurtarmıştı. Atatürk Hava Limanında 15 Temmuz,1974 Yunan Darbesinin ve bunu takib eden Türk Barış Harekatının toz dumanını geride bırakmanın sevinci ve kurtuluşun eşiğine gelmenin tüm ümitleri, bir anda kaybolmuştu. Bu tablo karşısında ve o günkü koşullarda 4 günlük Devlet harcırahım olan 120 sterlinin 90 sterlinini Mariosun uçak bileti için kullanmakta tereddüt etmedim. Konferansın son saatlerinde Amigo otelde ismim anons edildi. Lobi’de hiç tanımadığım bir adam ve İngiliz uyruklu eşi bana yaklaşarak “ben Marios’un Londra’da yaşayan kardeşiyim. Size, Marios adına ailece şahsen teşekkür etmek ve lutfetmiş olduğunuz paranızı iade etmek üzere geldik.” Mariosun bu vefalı ve anlamlı jestine çok teşekkür ettim. İnsanca ve özgür yaşama uğruna büyük bedeller ödemiş Kıbrıs Türk Halkının bir ferdi olarak, özgürlüğün eşiğinde bir Rum’un tutsaklığına bir an önce son vermek istemiştim. Sonuçta ikimiz de insan onuruna yaraşır bir dayanışma örneğini ortaya koymuştuk. Bu tür bir anlayışın başta Kıbrıs Türk ve Kıbrıs Rum liderliği olmak üzere Türkiye ve Yunanistan başbakanları arasında da tesis edilmesine büyük ihtiyaç duyduğumuz bir dönemde Yunan Başbakanı Yorgo Papandreu’nun, geçtiğimiz hafta sonu, Erzurumda ifade ettiği sözler Türk-Yunan ilişkelerini olması gereken karşılıklı güven ve iyimserlik ortamından uzaklaştırmıştır.

Türk Ordusunun KKTC’deki varlığını işgalci diye tanımlayan zihniyete karşı en yerinde cevabı, İngiltere’nin Lordlar Kamarasında 1986 yılında Lord Ted Willis şu veciz ifadelerle dile getirmişti : “Türk Ordusunun KKTC’deki varlığına işgalci demek gafletin ta kendisidir. KKTC Türklerin vatanıdır. Orada yaşayan insanlar Türktür ve pek doğal olarak Türk Ordusu KKTC’nin de öz Ordusudur .1960 Antlaşmaları, Kıbrıs Türk ve Kıbrıs Rum Halklarının kurucu ortaklığına ve eşit ağırlıkta katılım ve temsil haklarına dayalı çift uluslu Kıbrıs Cumhuriyetinde Türk ve Yunan ordusunun varlığını siyasal ve anayasal düzenin entegre bir unsuru olarak kabul ve tescil etmiştir.Türkiye 1974’de bu antlaşmaların ve uluslarası hukukun vermiş olduğu yetkiyi kullanarak, Kıbrıs’ta Helen egemenliğini tesis etmek üzere başlatılan Enosis darbesinin başarıya ulaşmasını engellemek için Adaya askeri bir müdahalede bulunmak mecburiyetinde kalmıştır. Bu müdahale her açıdan meşru bir müdahaledir.Türkler, Kıbrısta Rum karşıtlarından daha fazla bir hak taleb etmemektedir. Rumlara eşit hak ve hukuklarını taleb etmektedir. Kıbrıs Türküne uygulananmakta olan ambargo ve baskılar canavarca boyutlardadır ve dünya bu insanlık ayıbına bir an önce son vermelidir”.

Bir kaç gün önce, Güney Kıbrısı ziyaret eden Alman Başbakanı Angela Merkelin,Yunan Başbakanının Türkiye’ye yönelttiği “işgalci” ithamına “kolonizasyonu” da ekleyerek Kıbrıs’ta siyasal çözümü engelleyen tarafın TC-KKTC kanadı olduğunu ifade etmesi fevkalade düşündürücüdür ve Türkiye’yi AB tam üyelik sürecinden koparmaya ve caydırmaya yönelik açık bir tahriktir. BM himayesinde devam etmekte olan görüşmelerin
belirleyici aşamasında,Türk kanadını baskı altına sokup şimdiden makkum etmeye yöneliktir .Bu asla kabul edilemez yaklaşımları dikkatle izlemek ve etkisiz kılmak TC ve KKTC’de ciddi, kararlı ve ulusal bir gayretin her alanda sergilenmesine bağlıdır.

2002-2004 Annan Planı sürecinde, Anavatan Türkiye’nin, AB tam üyelik müzakerelerine başlayabilmesi için inanılmaz baskı ve şantajlarla, bizleri kırmızı çizgilerimizden çok ciddi fedakarlıklara zorlayan AB ülkeleri, sözkonusu BM çözüm planının Rum-Yunan kanadınca dünya ve tarih önünde açıkca rededildiğini unutmuş görünmektedir. Unutmakla da yetinilmemiş, çözüme evet diyen Kıbrıs Türküne yönelik taahhütler askıya alınarak ambargo ve izolasyonları kaldırmamıştır. Çözüme hayır diyen Rum Kanadı ise uluslararası hukuk ve antlaşmalar pervasızca ihlal edilme pahasına AB’nin fevkalade haksız ve tam anlamı ile hukuksuz bir tasarrufu ile tüm Kıbrıs adına, tam üyeliğe kabul edilmiştir.

Bugün Kıbrıs’ta devam eden vahim bir işgal varsa o da, uluslararası alandaki Kıbrıs Türk Haklarının hukuksuz işgalidir! AB nezdinde Rumlara eşit düzeyde söz ve temsil haklarımızın işgalidir! Uluslararası ticaret, hukuk ve finans dünyası içindeki temsil haklarımızın işgalidir ! Yarım asırdan beri dünya ile doğrudan iletişim, haberleşme ve ulaşım gibi en temel insan haklarımızın işgalidir! Yıllarca,üç nesil Kıbrıs Türk Gençliğinin uluslararsı spor ve sanat etkinliklerine katılma gibi en temel insan haklarının işgalidir! Ve nihayet Kıbrıs Türkünün geleceğinin, refah ve mutlulğunun işgalidir! Bu insanlık dışı işgalleri 50 yıldan beri sürdüren Rum-Yunan kanadıdır. AB ve Dünya’nın son vermesi gereken işgaller bunlardır!.

TC-AB süreci, üye ülkeler açısından giderek tam üyelik hedefinden sapma eğilimine girmiş ve yarım asırdan bu yana, Türkiye’nin gerek AB yolunda gerekse Kıbrıs’ta sergilediği iyiniyet ve barışçı sabrın yeterli olmadığı açıkca ortaya çıkmıştır.TC-AB süreci bazı üye ülkelerin adeta iç politikada stress attığı bir kum torbasına dönüşmüştür. Rum-Yunan kanadı açısından ise hedef bu süreci yeni bir haçlı seferine dönüştürmektir. Seferber edilen ordular şövalyeler değil Türkiye içinde cirit atmakta olan AB lobilerdir. Bu kez saldırı araçları kılıç-mızrak değil AB konsey ve komisyon kararları ile parlamento ve yargı kararlarıdır. Anavatan Türkiye, mütekabiliyet esasları içinde AB’ne ,aynen, Güney Kıbrıs ve Yunanistan üzerinden, sahada karşılık vermeli ve ekonomik ve siyasi bedel üretme kapasitesinin caydırıcı tüm unsurlarını gerektiğinde seferber etmelidir.
Doğrudan menfaati olmamasına rağmen insanlık ve kardeşlik adına Gazze için İsrail’e ve güçlü musevi lobilerine karşı kararlı bir duruş sergileyen ve gerektiğinde bedel üretmekten çekinmeyen bir Türkiye, Kıbrıs Türküne reva görülenler haksızlıklara karşı, Ege ve Akdeniz’deki hayati stratejik çıkarlarının, AB desteğinde Helen işgaline karşı geç kalmadan gereken caydırıcı tavrı ortaya koymalıdır.

:

:

:

: