“Annan Planı çözüme en yakın gelinen noktaydı. Fakat Türk tarafı
“evet” derken, Rum tarafının “hayır”ı o süreci de başarısız kıldı.”
“Yıl 1958’di. 7 yaşlarındaydım ve Küçükkaymaklı’daydım. Ve insanların koşuştuğunu, Rumların Büyükkaymaklı’dan saldırıya geçtiğini gördüm. Fakat insanların elinde silah yoktu. Herkes eline geçirdiği tahta demir parçasıyla gidiyordu. O zaman çocuk dünyamda oyuncaktan önce savaşın, gerginliğin korkusu yaratılmıştı. Sonra 60’ta Kıbrıs Cumhuriyeti kuruldu. Kıbrıs Türkü Kıbrıs Sorunu ile beraber doğdu. Şuanda yaşayan herkesin hayatında Kıbrıs sorunu vardır. Yıl 1968, Denktaş ve Kleridis, Beyrut’ta Kıbrıs sorunuyla ilgili görüşmeler başladı. Yani 43 yıl önce. Kıbrıs sorunu var oldu. Ve sorunla ilgili arayışlar da devam etti. Kesintiye de uğradı ama görüşmeler koptu denildiği anda bile mutfaktaki çalışmalar durmadı. Mademki bu sorun vardır çare arayışları da oldu. Ve sorun çözümsüzlük uzayıp, çözüme katkı koymak isteyenlerin devreye girmesiyle beraber “7 Kocalı Hürmüz’e benzedi” Görüşmeler devam etti. 77, 79 anlaşmaları oldu. Rauf Denktaş, Makarios’la da görüştü, bütün liderlerle görüştü. Sonra Mehmet Ali Talat dönemi başladı, Talat görüşmeci oldu. Karşısında önce Papadopulos vardı sonra Hristofyas ve Sayın Talat seçilemedi, Sayın Eroğlu Cumhurbaşkanı oldu. Görüşmeler Hristofyas seçildikten sonra Talat’la başlamıştı, fakat bu kez karşısında Sayın Eroğlu’nu buldu. Ve görüşmeler devam ediyor Annan Planı çözüme en yakın gelinen noktaydı. Fakat Türk tarafı “evet” derken, Rum tarafının “hayır”ı o süreci de başarısız kıldı. Ama Annan Planı’nda başarısız olundu diye bu durum planı devre dışı bıraktı mı? Sanıyorum değil, çünkü Annan Planı 1950’li yıllardan başlayarak konuşulan anlaşılan veya anlaşılmayan bütün konulardan derlenerek, şekillendirilen bir anlaşmaydı. Bugün 2 lider, Eroğlu ve Hristofyas bir kez daha görüşüyorlar. New York görüşmesi çok önemli bir kilometre taşı olarak görülüyor. Ve orada al-ver’in yapılması bekleniyor. Al-ver’in devam edilen görüşmelerde başlatılacağı bahsediliyor. O noktaya gelinmeli. Başka çaresi yok. Diğer taraflar diyecek ki biz görüşüyoruz ama öylesine bizim mevcut statükonun dışına çıkma niyetimiz yok. Statüko denildiği zaman sadece Kuzey değil Güney’de de bir statüko oluştu. Kısa bir süre önceydi Alders grubu gelmişti. Onlarla bir buluşma noktasında iki toplumlu bir görüşmemiz gerçekleşmişti. Orada Rum Ticaret ve Sanayi Odası Başkanı demişti ki “Doğruyu söylemek gerekiyorsa biz sizlerle adayı yönetme kararı konusunda hazırlıklı değiliz. Sonuçta 48 yıldır hep devlet adamlarını Rum görmeye alıştık. Biz bir Kıbrıslı Türk’ün cumhurbaşkanı, bakan, müsteşar olmasına hazır değiliz” Statüko çözümün önündeki engel gibi duruyor. İnsanlar bazen evini bile değiştirmek istemez, evindeki düzeni değiştirmek istemez. Bu sorun ortada durduğu sürece hem burada yaşayan herkes için hem de Kıbrıs sorununa taraf olan ülkeler için tehdittir. Çözümsüzlük sadece Kıbrıs’ta yaşayanlar için değil, Kıbrıs’a ilgi duyan herkes için bir tehdittir. Bu nedenle Kıbrıs sorununun çözümüne ihtiyaç vardır. Bu bir sorun ise çözümü gerekiyor. Sorunun çözümsüzlüğü devam ediyorsa o sorunda bir problem var demektir. Bir problem bütün enstrümanlar kullanılarak çözülmeye çalışılır ve çözülemezse o problem, problem değil midir? Burada bunu sormak lazım. Tabi burada BM Genel Sekreteri’nin de uluslar arası sorunları çözme konusunda bir ihtiyacı vardır. Kıbrıs sorununu bu bağlamda bir fırsat olarak görüyorlar. Ve Ban Ki Moon bu tarihi fırsatı yakalayıp, tarihe geçmek istiyor. Bu nedenle de taraflara bugünkü görüşmeden başlayarak bir baskı uygulanmıştır. Ve tarafların bir al-ver süreciyle çözüme adım atması isteniyor. 1968’ten beri taraflar görüşüyor. Neleri isteyip neleri istemedikleri netleşmiştir. Kıbrıs sorununda ihtiyaç bir tek noktada yoğunlaşmıştır. Çözüm için iradeye ihtiyaç vardır. Eğer çözüm için kararlar kararını verirse kolay, karar verilmezse bu görüşmeler 40 yıl daha devam eder. Hayatımız devam ederken sorunları da çözeceğiz. Bakıyor eylemler basında geniş yer buluyor. Kıbrıs sorunu devam edecekse Kıbrıs Türkü’nün kendi iç meselelerini olabildiğince azaltarak yoluna devam etmesi gerekiyor. İç politikada tabiî ki de farklılıklar olacak. Fakat farklılıklar kişisellikten kaynaklanıyorsa, toplumun ondan bir yarar elde etmesi mümkün değildir. Politikanın içinde yer alan unsurlar şunu bilmesi gerekiyor. Her şeyden önce toplum gereklidir. Ve bir söz vardır ‘Kişisel çıkarlar asla kurumsal çıkarların önüne geçemez, kurumsal çıkarlar da toplumsal çıkarların önünde olamaz’. Siyasilere seslenmek istiyorum. Ne olur kendinizi partinizden, partinizi toplumdan daha değerli görmeyin.”