Urfalıyım ezelden, gönül geçmez güzelden

“Balıklı Gölü, bin bir camisi ile Peygamberler Şehri Şanlıurfa, sıra geceleriyle de doyumsuz bir kent... Bir zamanların bozkır ovası Harran’dan bugün hayat fışkırıyor...

“Balıklı Gölü, bin bir camisi ile Peygamberler Şehri Şanlıurfa, sıra geceleriyle de doyumsuz bir kent... Bir zamanların bozkır ovası Harran’dan bugün hayat fışkırıyor... Harran Üniversitesi ise bir zamanlar dünya çapında tanınan adını, 21’inci asra da taşıyor...”

“Hz.İbrahim’in ateşe atıldığında düştüğü yerin göle, odunların balığa dönüştüğü “Balıklı Göl veya Halil-ür Rahman ” ve “Ayn-ı Zeliha” gölleri görülmeye değer yerlerin başında geliyor... Sıra gecelerinde ise Urfa’nın yanık türküleri yürekleri dağlıyor… Urfa sofralarının bereketi ise Halil İbrahim Sofralarıyla eş anlamda…”

Nemrut’tan sonra yorgun argın geldiğimiz Şanlıurfa’ya girer girmez, gözümüzü kör eden ışıklar, geniş bulvarlarla diriliyoruz... Otelde bizi tadına doyamayacağımız sıcacık çorba ve yerel yemekler bekliyor. Tüm gün her tür mevsimi yaşayan bizler için sofralarının çeşidi Halilibrahim sofrası bereketiyle anlatılan bu şehre, daha gündüz gözüyle görmeden bayılıyoruz...

Urfa’da ilk durağımız, adını türkülerde duyduğumuz Harran Ovası oluyor... Şanlıurfa’nın bu büyük bölgesine giderken kilometrelerce pamuk tarlası arasından geçiyoruz... Ova kozalarından patlayan pamuklarla kar yağmış gibi… Kadınlar tarlalarda pamukları çuvallara dolduruyor. Yaklaşık 40 dakikalık yolculuk iki yerin arası... Harran, milattan önce 2 bin yılında Asur’dan sonraki ikinci önemli kentmiş. 1260 Moğol istilası nedeniyle sakinleri Urfa’ya göçer Harran’ın. Tevrat’ta Haran, İncil’de Harran adıyla anılan kent, arı kovanını andıran sayısız yerleşimini görmek isteyen çok sayıda yerli ve yabancı turistin uğrak yeri... Koni şeklindeki evlerde yaşam 1989’dan beri GAP projesi nedeniyle sürdürülmüyor. Evler koruma altında... Develer etrafta salına salına dolanıyor. Buraya uğrayıp da leylak rengi ve mor renkli poşulardan almadan edemiyoruz. Bu renklerin akrep ve yılanı kaçırdığı inanışı hakim bölgede... Daha 17’sinde gelin kızlar bize bölgenin “acı kahvesi” mırra ikram ediyor. Değil iki yudum, bir yudumu zor içiyoruz. Acı bir tat... Bu arada hepimize burada gözlerimize sürmemiz için “ sürme” ikram ediliyor... Bazılarımıza çok yakışıyor... Benim gözlerimi kömür gibi yapıyor. Buradaki halkın hepsi Suriye kökenli Arap. Türkiye’nin teröre bulaşmayan ender Güney Doğu köylerinden. Yaşayanlar bununla iftihar ediyorlar...

Yerel kıyafetler giyiyoruz... Dışardaki sonbahara rağmen yakıcı sıcaklığı, toprak koni şeklindeki evlere girince hissetmiyoruz. Kışın ılık, yazın serin evlerin içi. Loş ışıklı odaları geziyoruz. Harran Ovası’na Japonya’da Amerika’ya, Avrupa’dan Avustralya’ya her kıtadan turist geldiğini öğreniyoruz. Rehberimiz Hakan Öztürk, bölgedeki gençlere destek olabilmek için burada yerli rehber alacağımızı söylüyor. Rehberimiz genç yağız bir delikanlı. Annesinin Suriye’den geldiğini, Arapça, Kürtçe ve Türkçeyi konuştuğunu, bunun yanında İngilizce, Japonca, Lehçe, Almanca dillerini turistlerden konuşacak kadar öğrendiğini söylüyor. Turizm meslek okulunda okuyor Urfa’da... Bir çırpıda bölgedeki antik, tarihi yerleri sıralıyor. Bu arada köyde hala evlenecek kızlar için “başlık parası” istendiğini anlatıyor... Özellikle sarışınların çok makbul olduğunu da ekliyor...

Mezopotamya’yı batıya ve kuzeybatıya bağlayan ve önemli ticaret yollarının kesiştiği noktada yer alıyor Harran... Zengin bir tarihi, kültürel yapısı var. Burada Abbasi Hükümdarı Harun Reşit tarafından yaptırılan üniversite, antik çağda felsefi düşüncenin temsilciliğiyle biliniyor. Oradan kalan tek yapı astronomik gözlemevi. Devam eden kazılarda ortaya çıkan kalıntıların çoğu İslam dönemine ait... Bugünkü Harran Üniversitesi ise müthiş bir yapı... Uçsuz bucaksız... Bölge gençlerine kucak açmış...

Harran’ı yine pamuk tarlaları arasından geçip, Urfa’ya dönüyoruz... Kısa süre öncesine kadar bozkır olan Harran’a bölgedeki GAP projesi yeniden hayat vermiş. Her yer pamuk, zeytin, fıstık, bodur üzüm asmasıyla dolu. Yollar asfalt, çift gidiş, dönüş. Kısa süre Şanlıurfa’ya varıyoruz...

Durağımız Balıklı Göl... Kentin kalesi, şehrin tepesinde kurulu...Üzerinde Bizans ve İslami devirlere ait çok sayıda yapı kalıntısı var. Balıklı Göl, 2 gölden oluşuyor. Çok büyük balıkların oluştuğu dev bir doğal akvaryum düşünün... İlki daha küçük... 1 lira verip balık yemi alıyorum, suya atıyorum. Kolumdan büyük balıklar bir anda yemlere üşüşüyor. Ağızlarını kocaman açıp, bir anda iki tabak yemi yutuyorlar. Geçen sene ekmek, simit yiyen balıkların çoğunun öldüğünü öğreniyoruz. Bu balıkların kutsal olduğuna inanılıyor ve avlanması, yenmesi yasak...

Balıklı Göl’ün acıklı bir hikayesi var... Efsaneye göre, Hazreti İbrahim’in ateşe düştüğü yer burası... Urfa Kralı Nemrut, Hz.İbrahim’in yakılmasını emreder. Kral Nemrut’un kızı Zeliha, İbrahim’e inanmıştır ve ona aşıktır. İbrahim’in atıldığı ateş suya, odunlar ise balığa dönüşür. Zeliha da kendisini o ateşe atar. Onun da ateşi suya, odunları balık olur... Halil-ür Rahman ve Ayn-i Zeliha göllerinin mitolojik hikayesi böyledir... Gölün hemen yanında Halil-ür Rahman cami yer almaktadır...Göllerin biraz doğusunda ise İbrahim Peygamber’in doğduğu ve 7 yaşında kadar saklandığı mağara yer alır. Mağara, bugün Mevlid-i Halil Camisinin avlusunda yer alıyor...

Balıklı Göl, etrafını çeviren ulu ağaçları, çay bahçeleri ile sukünet içinde bir yer. Gölün yanıbaşındaki Rizvaniye Camisi ise bir zamanlar sinagog olarak inşa edilmiş. Daha sonra camiye dönüştürülmüş.

Kentin çarşıları da en az Gaziantep’tekiler kadar zengin, renkli...Terziler , bezciler, ipekciler, bakırcılar, çerezciler görülmeye değer... Hele yemekleri çeşit çeşit...Sokaklar kebap kokusundan geçilmiyor... Tüm şehir adeta açık bir barbeque partisinde... Bayılıyoruz...Bu arada hanımlar şalvar, erkekler potur alıyor... Akşama hazırlık yapılıyor...

Urfa’daki ikinci gecemizde ise kentin olmazsa olmazı Sıra Gecelerine gidiyoruz... Ortası avlulu, tipik bir Urfa evinden restorana çevrilmiş mekanın kapısında bizi davul-zurnayla karşılıyorlar... Bazılarımız şalvarlarını giyip geliyor... Tüm hanımlar hazırlıklıyız, pantalon veya tayt’larımızı giymişiz... Taş duvarlı geniş bir odaya alınıyoruz... Yerlerde kilimler, halılar, bol kilim desenli yastıklara yorgun bacaklarımızı uzatıyoruz. Önümüzde tahta masalar, üzerleri örtülü. Yemek geliyor, patlıcanlı kebab, ayran, pide....

Sıra geceleri bölge kültürünün en önemli aktivitelerinden. Yüzyıllardır yaşatılan bir gelenek. Sıra geceleri adını arkadaş guruplarının sırasıyla her hafta birinin evinde toplanmasından alıyor.Sohbeti, müziği, yeme-içmesiyle bilinen bu gecelerin vazgeçilmez ikramı ise çiğ köfte... Zaten içi çiğ köfte dolu bakır tepsiyle yapılan dans gösterisi hepimizi şaşırtıyor... Sekiz müzisyen geleneksel kıyafetleriyle hem çalıp, hem söylüyor... Tepside çılgın müzikle dans eden çiğ köfte birazdan bize ikram ediliyor...

Oda oldukça sıcaklaşıyor ve herkes bu kez avluya alınıyor... Düzen yine aynı...Urfa’nın sıra geceleri önce ağır, inceden üzüntülü türkülerle başlıyor... Gecenin istek melodileri bizden gidiyor. “Mihriban”,”Şu Fırat’ın Suları akar serindir”, “Nemrudun Kızı”, “Urfalıyım Ezelden” isteklerimizden bazıları... Hüzünleniyoruz... Zaten bu coğrafyada hüzünlenmemek olanaksız... Nedense hepimiz gündüzki coşkumuzu, gece melankoliye taşıyoruz...

Gözyaşlarımızı güçlükle hapsederken, bu kez oynak türkülerle bir anda o depresif halimizi bırakıp, kalkıp oyuna katılıyoruz... Güneydoğu oyunları ağırdan ağırdan... Öyle hoppidi hoppidi değil... Ayak uydurmaya çalışıyoruz... Bu arada bölgede bize sunulan çiğ köfte, adı gibi çiğ... İnce bulgur, antrikot etin satırla minicik kesilmesiyle oluşturularak çiğ köfteye dönüşüyor. Kavrulmuş kıyma da çiğ köftelerin ortasında geliyor... Ağız tadımıza uygun değil ne yazık ki... Hepimiz buna “Steak Tartar” diyor... Ve çiğ köfteleri pişirtmeye gönderiyoruz. Kebaba dönen köfteleri de afiyetle yiyoruz... Türkiye’nin batısında yemeğe alıştığımız yeşillikli , soğanli çiğ köfte değil, başka birşey bu. Belki biz hiç gerçek çiğ köfteyi yemedik, Urfa’daki orjinal çiğ köfte...Ama şahsen benim yiyebileceğim bir tad değil... Sevenlere afiyet olsun...

Sıra gecesi eğlence ile devam ediyor. Bu arada Antakya’da künefe, Gaziantep’de kaymaklı katmer, baklava, Urfa’da da künefe en baş tatlı... Tatlarına doyum yok... Giderseniz bu tatlıları orada yemeden, yedim diyemezsiniz...

İlkel dinlerin dünyada bilien en eski merkezi Şanlıurfa, Hristiyanlığın devlet dini olarak ilk defa kabul gördüğü bir kent. Musevi, Hristiyan ve İslam peygamberlerinin atası olan Hz. İbrahim’in doğum yeri ... Fırat Nehri üzerindeki Türkiye’nin en büyük barajı Atatürk Barajı sınırları içinde... Kent, sınırları içinde yapılan 33 antik yerleşkedeki arkeolojik kazılar nedeniyle “Müze Şehir” olarak da tanınıyor... Dünyanın en eski tapınaklarından Göbeklitepe (M.Ö 9000 yılından kalma) burada...

Peygamberler şehri olarak anılan Urfa’dan sabah ayrılırken, geride canlı, bir yanıyla çok eski, bir yanıyla modern, yanık sesli türkücüleriyle ünlü bir şehri bırakmanın hüznünü yaşıyoruz...

İstikamet Mardin... Dantel şehir Mardin... Hepimizi heyecan sarıyor...

Yarın;Mardin, Mardin’in belediye memuru eşekleri, gümüş işleri, kiliseler, camiler...

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Bu haber 285 defa okunmuştur

:

:

:

: