“Anti-Denktaş” Kudret

Sonucu ne olursa olsun New York Long Island üçlü zirve toplantıları Kıbrıs çözüm sürecinde bir dönüm noktası olacaktır.
Sonucu ne olursa olsun New York Long Island üçlü zirve toplantıları Kıbrıs çözüm sürecinde bir dönüm noktası olacaktır.
Doğrusunu söylemem gerekir ise son zamanlarda iyice azalttığım “sosyal etkinlikler” bu aralar iyice gemi azıya aldı. Neredeyse ne kahvaltı, ne öğle yemeği ne akşam yemeği boş geçiyor. Alman parlamenterlerinden bilmem nerenin bakanına, büyükelçisine varıncaya kadar çok seçkin kişilerle Kıbrıs’ı konuşmaktan, kapalı panellerde tartışmaktan daral geldi. Cuma günü öğleyin bir Batı ülkesinin Lefkoşa büyükelçisi ile Ankara’da Big Chefs’de öğle yemeğinde idim.
“Kudred Özersay sanki anti-Denktaş gibi” diye söze başladı konuğum.
Şaşırdım…
“Ne demek istiyorsun?” diye çıkıştım, “Ne alakası var Özersay’ın neredeyse ilahlaşmış Kıbrıs Türkünün önderi Denktaş ile?”
Beni eskiden beri tanıyan yabancı büyükelçi o haince bıyık altı gülümsemesiyle “Hala daha Denktaş’a söz söyletmemen ne kadar enteresan… Amacım hakaret falan değil, sadece bir kıyaslama. Özersay sanki üslup olarak Denktaş’ın tam negatifi. Her şey olumsuz endikasyonlar verirken, herkes karamsar tablo çizerken, Özersay birkaç gündür durmadan usanmadan New York’da büyük başarı olabileceğini, çözüme yakın olabileceklerini vurgulayıp duruyor. Hâlbuki şimdi Denktaş sağlığı yerinde olsaydı ve görüşmeci olsaydı ne derdi? Simsiyah bir tablo çizip, başarı için hiç ümit yok demez miydi?”
Şöyle bir durdum… Ne kadar üzücü bir durumdu bu esasında… Hassasiyetle, özveriyle bir ömür adamıştı Denktaş Kıbrıs meselesinin çözümüne. Yaşayabilir ve adil; sulandırılmamış iki kesimli, iki toplumlu bir çözüm istemişti. Palyatif bir çözümün yarın Türkiye ve Yunanistan’ı da içine alacak bir savaşa neden olabileceğinin farkında olarak sürdürülebilir ve iki tarafın karşılıklı rızası temelinde bir çözüm istemişti. Adı “Mr No”ya çıksa da, bunları istemek mi hata idi, yoksa Türklere bunları vermemekte ısrar eden Rum tarafının “Oxi” siyaseti, tüm adayı sahiplenme, Türkleri osmosis yoluyla yok etme çabası mı?
Ama sadece öğle yemeği konuğum değil, birçok yabancı diplomat ve siyasetçi de benzer değerlendirmeler içerisindeydi. Tarih elbette ileride daha isabetli değerlendirme yapacak ancak belki de Türk diplomasisinin o meşhur “Önce bir hayır diyelim de yararımıza ise zaman içerisinde evet deriz” siyasetini çok ciddiye almamak daha iyi olabilirdi.
Nitekim Özersay, belki de akademisyen kökenli olmasının verdiği esneklikle, belki temsil ettiği Cumhurbaşkanı Dr Derviş Eroğlu’nun talimatıyla, ya da Ankara’daki Adalet ve Kalkınma Partisi hükümetinin be Başbakan Recep Tayyip Erdoğan’ın çözüm yolunda Rum tarafından ve Yunanistan’dan “bir adım ileride olacağız” yaklaşımından dolayı her şartta olumlu konuşmaya gayret göstermekte.
“Özersay’ı ciddiye alırsak, Rum tarafının elini biraz büküp, zorlarsak Kıbrıs sorunu sanki birkaç haftada bitecek gibi… Durum hiç de öyle değil…” dedi konuğum “New York zirvesinden çıkabilecek en iyi sonuç görüşmelerin düşük vitesle 2012 buyunca devam etmesi, Rum seçimlerinden sonra Şubat 2013’de yeni bir zirve yapıp süreci süratlendirmek olacaktır.”
Son zamanlarda aynı görüşü birçok yabancı diplomat ve devlet adamından duyduğumdan dolayı pek şaşırmasam da, provoke etmek maksadıyla “Rum lider Hristofyas sizce çözüm istemiyor mu? Niye umudunuzu 2013 seçiminden sonrasına yönlendirmeye başladınız?”
Yolların kurdu diplomat ne demek istediğimi hemen anlamıştı. “Haklısınız… Hristofyas bir şişe balı bile satamaz, bırakınız acı öğeleri de olacak bir uzlaşı çözüm planını. Rum halkı yine hayır der. Korkum bu kez Kıbrıs Türkleri de hayır diyebilir. Şimdi patlama sonrasında Rum halkının güvenini kaybeden ve seçimlere kadar nasıl görevde kalabilecek anlamadığımız Hristofyas’ın kendi var olma savaşı içerisinde bir de Kıbrıs sorunuyla ilgilenemez. Dolayısıyla ya seçime kadar ya da Anayasa’da görevden alma imkânı yoksa da bir şekilde istifaya zorlanabilir ise geçici cumhurbaşkanı göreve gelinceye kadar Kıbrıs görüşmelerini düşük vitese almak yararlı olacaktır.”
Öyle bir durumda seçime kadar görev yapacak “geçici cumhurbaşkanı” kim olacaktır? Ermeni asıllı Marios Karoyan… Hadi kolay gelsin… Demek ki seçimden beklendiği gibi çıkarsa çözüm umudumuz poker-face Anastasiades’e kalacak gibi…
New York zirvesinden beklentilerin başında Aralık ayında bir uluslar arası konferans toplanması kararı var. Türk tarafının arzuladığı “bütünlüklü çözüm” için bu aşamada pek adım atamayacak böyle bir zirve, şimdiye kadar taraflar arasında sağlanılan yakınlaşmaların teminat altına alınması, 2012 yılı boyunca sürecek ve 2012 Haziran öncesinde bir üçlü zirveyi de içerecek, düşük-vites görüşmelere yol haritası çizilmesi ve en önemlisi liderlerden öte adadaki iki tarafı sürece bağlamak amacına hizmet edebilir. Bu nedenle de mümkün görülüyor. Yine de nihai karar taraflardan ziyade BM genel sekreterinde.
BM genel sekreterinin “başarısızlık” kararı vermesi ve süreci bitirmesi kesinlikle beklenmiyor. Ancak, New York görüşmelerindeki ilerlemeye bağlı olarak genel sekreterin Kıbrıs meselesini tekrar BÖ Güvenlik Konseyine götürerek ve BM’nin “Kıbrıslılar tarafından Kıbrıs için çözüm” prensibiyle devam eden süreçte daha etkin rol oynamasını talep edebileceği mümkün görülüyor.
He halükarda, New York zirvesi mevcut sürecin sonu olmayacak.
Cumhuriyet Bayramı korsan gösterilerle kutlandı

Gani Müjde sosyal medyada, biraz da nükteyle, ne güzel vurgulamış, “Cumhuriyet Bayramı, tüm yurtta, dış temsilciliklerde ve Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti'nde korsan gösteriler eşliğinde kutlandı.”
Niye böyle olmakta anlamak zor…
Milli Egemenlik ve Çocuk Bayramı’ndan neredeyse geriye sadece “Çocuk Bayramı” kısmı kaldı, milli egemenliğe değinen kalmadı. Sanki 23 Nisan tarihinin, o tarihte ilk kez toplanarak ulusun kaderini ellerine alan Büyük Millet Meçlisi’nin hiç önemi kalmamış gibi… Varsa yoksa birkaç çocuk irisinin birkaç dakikalığına ülkenin yönetim koltuklarına oturtmak, hamasi birkaç söz söyletmek…
Türkiye Büyük Millet Meclisi’nin kuruluş resepsiyonu bir bahane ile yapılmıyor…
Cumhuriyet Bayramı, diğer adıyla Türkiye Cumhuriyeti Milli Günü, Anıtkabir ziyaretine, birkaç hamasi mesajın yayınlanacağı sıradan bir güne indirgeniyor… Gören de Çemişgezek’in ilk traktöre kavuşmasının yıldönümü kutlaması sanacak…
Ayıptır beyler ayıptır.
Elbette hem kahpe terörizme verdiğimiz geç canlar nedeniyle, hem de Van depreminde kaybettiğimiz vatandaşlarımız nedeniyle yüreğimiz kan ağlıyor. Böyle günlerde eğlenceli günler düzenlemek elbette ki hoş olmaz, bu ulusa da yakışmaz.
Ancak, eğlencesiz de olsa, şatafattan kaçınılsa da, sadece resmikabul ile sınırlansa da Türkiye Cumhuriyeti Cumhuriyet Bayramı, yani Milli Günü, kutlanmalıdır, kutlanmalıydı. Nitekim bugün devleti yönetenler bir bahane ile bu günü kutlamadılar da ne oldu, ayakta kalan binalarıyla Van ilimiz dâhil, Tüm Türkiye bir baştan bir başa Türk bayraklarıyla donatılmadı mı? Halkımız birçok şehirde “korsan” Cumhuriyet yürüyüşleri düzenlemedi mi?
Çok şükür polis cumhuriyet yürüyüşlerini gazla dağıtmaya kalkmadı… En azından o ayıptan uzak durabildi devlet ve hükümet…
Halbuki, Cumhuriyet Bayramı bu sene bilhassa kutlanması gerekmez miydi… Binlerce şehidimizin uğruna öldüğü Cumhuriyet'in cumhuru bu kutsal emanete nasıl sahip çıktığını gösterebilmeliydi…


Bu haber 658 defa okunmuştur

:

:

:

: