Serenad

Gece yarısı… Derin uykumdan uyanıyorum ansızın; çünkü yatak odam gündüz gibi aydınlanıyor. Uyurken demek ki başımı yorganın altından çıkarmışım.
Gece yarısı… Derin uykumdan uyanıyorum ansızın; çünkü yatak odam gündüz gibi aydınlanıyor. Uyurken demek ki başımı yorganın altından çıkarmışım. Birkaç saniye sonra göğü çatlatırcasına bir gümbürtü duyuluyor. Yağmur bütün gece yağdı. Belli ki şiddetini artırıyor. Aylardan kasım… Mevsim kış… Aslında yağmurlar sonbaharı anımsatıyor, kış demem için kar yağmasını beklemek gerek. Aralık sonuna Trodoslar’a ilk kar düşer, ardından da Beşparmaklara…

El yordamıyla halının üzerindeki telefonuma ulaşmaya çalışıyorum. Beyaz halının ipek tüylerine değince parmaklarım mutlulukla gülümsüyorum. Farkındalıklar insanı çok kolay mutlu ediyor. Telefonun tuşuna basıyorum. Bulanık gözlerle okuyorum: Saat 04.27…

Yatağımdan kalkıp banyoya yürüyorum. Karanlıkta alışkanlıkla kolayca buluyorum. Ağzım kekremsi… Çalkalıyorum ama yeterli değil. Fırçama diş macunu sıkıp dişlerimi fırçalıyorum. Biraz da yüzümü ıslatıyorum, ferahlıyorum. Yine aynı yollardan yatağa dönüyorum.

Niyetim uykum kaçmadan onu yakalamak… Yastıklara sarılıp yorganı başıma çekiyorum. Gök gürültüsünden ve ışıktan rahatsız olmamak için böyle davranıyorum. Işıksın uyuma alışkanlığım var. Hızlanan yağmur sesine, şimşekler ve gök gürültüleri karışıyor. Sağdan sola, soldan sağa dönüyorum. Sinip uyumak istiyorum. Aklıma SERENAD geliyor. Akşam okumaya başladım. Zülfü Livaneli’nin son kitabı… Onun şiir dili, olayları ele alış biçimi sınırsız hümanist anlayışı… Beni büyülüyor. Eserlerinden Mutluluk, Son Ada, Engereğin Gözündeki Kamaşma… Hepsi birbirinden güzeldi. Müzik, şiir edebiyat birbirlerine öyle kardeş ki… Bunların harmonisi bir anlatımla sunuyor bize eserlerini…

Kitapta nerde kalmıştım. Profesör, Şile’deki korkunç gecenin ertesi günü hastaneye kaldırılmıştı. Maya da evine dönmüştü. Peki sonra? Okuduklarımı aklımda evirir çevirirsem uykum kaçacak biliyorum. Düşünceleri kafamdan atıp yorgana sıkıca sarınıp kendimi uykunun kollarına bırakıyorum. Dalmışım… Büyük bir gümbürtüyle uyanıyorum. Bir yazımda böyle yağmurları çok özlediğimi yazmıştım. Al sana… İstediğinden ala yağmur… Damlalar, camlara deli gibi vuruyor. Tekrar oradan oraya dönüyorum. Boşuna… Kalk kızım kalk…

Yorganı üstümden atıyorum. Oda soğumuş, içim ürperiyor. Işığı yakıp dolaptan yeşil kazağımı alıp boynuma doluyorum. Hem sırtım hem boynum ısınıyor. Mutfağa doğru yürüyorum. Çaydanlığın düğmesine basıyorum. Suyun fokurtusuna kulak verirken Ahmet Muhip Dranas’ın SERENAD şiirinden dizeler geçiyor aklımdan.

Yeşil pencerenden bir gül at bana
Işıklarla dolsun kalbimin içi
Geldim işte mevsim gibi kapına
Saçlarımda bulut, gözlerimde çiğ…

Çaydanlık fokurduyor… Bu ses beni her zaman çok mutlu eder. Sait Faik Abasıyanık’ın “SEMAVER” öyküsünü hatırlatır bana. Çekmeceden kocaman bir çay fincanı seçiyorum, gül desenli… Çay kutusuna uzanıyorum. Mor renkli, kurdelelerle süslü… Bu kutuyu işitme engelli çocuklarım iki yıl önce bana hediye etmişlerdi, sergilerinden seçerek… İçinde yok yok… Limon- nane, tarçın- karanfil, rezene, elma… Tarçın- karanfilde karar kılıyorum. Biraz da şeker… Neden şaşırdınız? Arkadaşlarım kahve veya çay için şeker sorduklarında cevabım hazır: Şekerimden taviz vermem şekerim…

Ortalığa mis gibi tarçın kokusu yayılıyor. Tarçın beni çok mutlu eden bir koku… Çocukluğumdaki uzun kış gecelerinde, karla kaplı sokağı boydan boya geçen “ Bozacıııı!...” sesini duyar gibi oluyorum da ondan. Biraz sonra, kocaman bir tas içinde odaya getirilip bardaklara bölüştürülen BOZA… Bol tarçınlı, nefis kekremsi tadı ile damakta… Odada çıtır çıtır yanan soba, sıcacık minderler… Uykuya yaklaşmış baygın gözler… Anneannenin masalı da bitmek üzere… O, kendi ninesinden duyduğu Razgrad (Bulgaristan) tan göç hikayesini anlatıyor bize… Mübadelede çekilen sıkıntılar… Öküz arabaları… Yollarda ölen çocuklar… Çağlar boyunca insanın bitmek bilmeyen dramı…

Çay, bu saatte yalnız gitmez. Acıkmışım sanki. Bir tabağa bir dilim ekmek ve kocaman bir parça hellim koyup yatak odasına yollanıyorum. Klima odayı bayağı ısıtmış. Yastıkları düzeltip en iyi oturma pozisyonunu bulup yerleşiyorum. Çay fincanı bir elimde, kucağımda SERENAD… Sayfa 130… Yan sayfanın üstünde sol anahtarlı portede 7 yazıyor. Bir elimle de ekmek- hellim yiyorum. Ben satırlar arasındaki yolculuğuma devam ediyorum.

“ Yıl 1933… Almanya’da Nazi yönetiminden kaçıp kurtulmaya çalışan 40 profesör… Prof. Albert Einstein imzalı bir mektupla TC. Başbakanlığına iltica talebinde bulunulur. Önce kabul edilmezler ama daha sonraki kaynaklarda Atatürk’ün de isteğiyle 40 değil 190 profesör ülkemize gelir.
Her olumsuzluk başka bir olumluluğa yol açar aslında… Türkiye, bu sayede son derece donanımlı 190 profesörle bilim yolculuğuna çıkar…”

Bir başka bölümde STRUMA gemisinden söz edilir. 769 kişi, 256 kişilik yük gemisine bindirilir. Aslında bir ÖLÜM yolculuğudur bu… Köstence’den Filistin’e ’e gitmek isteyen Yahudilerle dolu gemi aylarca İstanbul açıklarında bekletilir. Engellemeyi yapan İngiliz hükümeti ve gizli servistir. Açlık, sefalet, soğuk… Ölenler, donanlar, aklını yitirenler… Gemidekiler, toparlanmak için etkinlikler yapmaya başlar. Geceleri iki müzisyen konser verir. İbranice edebiyat ve Yahudi tarihi dersleri verirler.

Gözlerim hızla satırlar üzerinde kayarken, yıllar öncesinin etkisinde, yolculuğunda yoruldu. Saate bir göz atıyorum. Saat 06.09… Bu kadar yeter… Hazmederek okunası bir kitap bu… 268. sayfada mola diyorum. Perdeyi aralayıp dışarı bakıyorum. Bir ara hafifleyen yağmur, tekrara hızlanmış… Gökyüzü ağarmaya çalışıyor ama kara bulutlar onu örtüyor…

Perdeyi çekiyorum, ışığı da klimayı da kapatıp yatıyorum. Okuduklarımla biraz didiştikten sonra uyuyacağım kesin…

Lütfen kitabı okuyun. Karşılaştığımızda sizinle tartışalım, olur mu? Eminim sizin de etkilendiğiniz çok farklı bölümler olacak…
Bu haber 287 defa okunmuştur

:

:

:

: