Madam K...

Balkona çıkıyorum. Parmaklıklara dayanıp uzaklara bakıyorum... Deniz oldukça sakin... Hava bulutlu... Aslında tam tirşe mavisi...
Balkona çıkıyorum. Parmaklıklara dayanıp uzaklara bakıyorum... Deniz oldukça sakin... Hava bulutlu... Aslında tam tirşe mavisi... Sonsuz gibi görünen grilikte, ta ufukta, bir ressamın fırçası değmişçesine duran belli belirsiz bir tekne... Solumda kilisenin çan kulesi bembeyaz, süslü... Göğe doğru uzanıyor. Girne limanında tekneler, uykudan yeni uyanmış gibi mahmur... Gerinip esniyorlar adeta... Marinada hummalı bir hazırlık var. Teknelerin kimileri cilalanıyor, kimileri de boyanıyor, gerekli yerleri elden geçiriliyor... Yakında hasret bitecek... Onlar yazla birlikte Akdeniz’e, açıklara, maviliklerle kucaklaşmaya gidecekler...

Liman boyunca kafeler de, yavaş yavaş hareketleniyor. Yakında rengârenk çiçekler gibi şemsiyelerle bezenir. Yaz güneşini özleyenler ellerinde gazeteleriyle koltuklardaki yerlerini alırlar. Özellikle de Avrupalı turistler kısa kollu tişörtleri ve şortlarıyla güneşlenmeye başlarlar. Terastan uzaklara bakıyorum. Mayıs ayına yakışmayan serin ama temiz ve berrak bir hava var. Güneşin olmayışı pek de önemli değil... Tuz kokusunu, deniz kokusunu derin derin içime çekiyorum.

İskelenin uzantısındaki masaya gözlerim takılıyor... O, yok... O, çoktandır görünmüyor. Merak ediyorum. Hasta olabilir mi? Belki de ülkesine tatile gitmiştir. . Kaç gündür, durmadan aklıma takılıyor. Nerede?..

Onu iki yıldır tanıyorum. Madam Pauline Knappa... Yaşını tahmin etmek çok zor. Ufak tefek, sarışın... Mavi yeşil arası gözleri çok güzel... Buğulandıkları zaman griye çalıyor. Fazla gür olmayan, kısa ve düz saçlarını hep kulağının arkasına sıkıştırıyor. Boynunda ince bir altın zincir, ucunda minicik bir kalp sallanıyor... Kuzeylilere özgü, duru beyaz bir teni var... Adeta porselen saydamlığında... Burnunun ucundan başlayıp yanaklarına doğru yayılan belli belirsiz çiller... Gülünce tatlı bir kıvrılışla bükülen ince toz pembe dudaklar... Narin,naif bir beden...

Giyim tarzı değişmiyor. Her zaman düz, spor pabuçla beyaz bir pantolon ve üzerinde canlı renkte bir buluz... Bu gözlerine çok yakışan bir su yeşili olabilir... Fuşya pembesi, civciv sarısı ya da deniz mavisi de... Sade giyinmesine karşın, yanından geçen herkeste, başını çevirip ona bakma ihtiyacı duyuran bir havası var. Elinde irice bir çanta taşıyor her zaman. Bazen bez bazen de deri... Ne taşırsa taşısın içindekileri hemen hemen ezbere biliyorum ben...

Limandaki yeri, masası belli... İskelenin ucuna doğru, soldaki iki kişilik yuvarlak masa... Evet, evet orası... Bambu koltukları seviyor. İçlerine büyük bir keyifle yerleşiyor çünkü... Oturmadan önce minderi mutlaka şöyle bir silkeliyor. Ardından son derece zarif bir hareketle, tıpkı bir prenses gibi oturuyor.

Çantasından önce kitabını çıkarıyor. Güneş gözlüğünü kılıfına yerleştirip okuma gözlüğünü çıkarıyor. Beraberinde bir de not defteri var, ajanda gibi bir şey... Kalemini hazırlayıp koltukta geriye yaslanıyor.

Önce çevresini inceliyor. Gözleri, bir şeyler arar gibi limanı baştan sona tarıyor. Sonra kıyıdaki tekneleri tek tek inceliyor. Bakışları herhangi birine takılıyor. Öylece dakikalarca kalakalıyor... Yüzünden duygularını okumak mümkün değil, ama hep ince bir hüzün taşıyor... İnsanın içine dokunan buğulu bakışlar...

Çalışanlar tembihli. Onun masasına, o işaret etmedikçe asla yaklaşmıyorlar. Yakınlarında gürültü etmiyorlar. O anın büyüsü bozulmasın diye onu rahatsız etmiyorlar. Ne zaman kitabını açarsa, işte o zaman:

“-Murat! Haydi koş, Madam K...hazır...” diyorum. Murat, gidiyor. Her zamanki gibi “ çay” istiyor Pauline...

Onun için özel bir çay tepsisi var. Sadece ona götürülen bir tepsi... Bambudan... İçinde cam bir tepsi daha var. Çay takımı da gül bezeli özel İngiliz porseleni... Çaydanlığı, fincanı, sütlüğü, şekerliği... Sadece onun için... Çay kutusunda da çok sevdiği tarçınlı çay poşetlerinden var.

Bir keresinde yeni gelen garson çocuk, onun çay takımı ile başkasına servis yapınca kızılca kıyameti koparmıştım. Neredeyse adamı işten atıyordum. Benim için sadece o değil, ona ait her şey kutsaldır, tapılasıdır...

Durduğum yerden yirmi yirmi beş metre uzakta olmasına rağmen, zerafetini beynime kazımak ister gibi tekrar tekrar inceliyorum onu... Gözlüğünü takıyor, kitabı işaretli yerinden açıyor. Defterin not bölümü açık. Arasındaki altın renkli kalem, her an eline alınmaya hazır...

Bana yarım dönük... Yüzü denize doğru. İncecik bileklerinde sadece zarif, taşlarla süslü bir saat var. Küçücük eller, su saydamlığında, bembeyaz... Kollarındaki damarların maviliğini, görmeden biliyorum... Sol elinin yüzük parmağında beyaz altından bir alyans takılı; ne çok kalın ne çok ince... Oysa onun yanında bir erkek görmedim, bugüne kadar ... Eşi ya da sevgilisi sayabileceğim...

Kafenin arka bahçesinde kurulu sehpada kaç kez tuvale onu çiziktirdim... Bir türlü olmadı... Beceremedim. Zaten özel ve inanılmaz güzel olanlar kolay kolay çizilemez ki! Ben bunu çok iyi bilirim. Ne yapsanız, duygularınızı anlatmakta yetersiz kalır bütün kalemler, fırçalar ve renkler... Hep bir şeyler eksiktir... Duygular... Aşk gibi ...

Yavaş yavaş yudumladığı çayı bitince, okumasına ara verir. Başını kaldırıp çevresine bakar. Gözlüklerini çıkarıp masaya bırakır, kitabını da... Parmaklarını hafifçe gözlerinin üzerinden geçirir. Saçlarını düzeltir gibi yapar. Güneşten korunmak için başının üzerindeki şemsiyeye göre oturuşunu ayarlar ve arkasına yaslanır...

Tamam, şimdi... İşte ona “ Merhaba...” deme zamanım gelmiştir. Elde olmadan çıkış kapısının arkasındaki aynaya bir göz atar; şakaklarıma yeni yeni düşmüş aklarla süslü gür saçlarımdan parmaklarımı bir kez daha geçiririm. Sabahtan beri özenle kırışmasın diye dikkatle oturduğum kıyafetime çeki düzen vermeye çalışırım... Boynumdaki fuları sevgiyle okşarım, bu onun bana hediyesi... Sonbahar renklerinin bir harmonisi... Ucundan tutup kokluyorum sanki onun kokusunu yakalayabilirmişim gibi... Farkındayım. Onu tanıyalı kıyafetlerime daha bir özen gösterir oldum. Giyinirken onun gözüyle kendimi görmeye çalışmam hep bu yüzden...

Kalbim deli gibi çarparken heyecanımı belli etmemeye çalışır; sakin adımlarla yanına yaklaşır, “Hoşgeldiniz Madam...” derim. Karşısındaki boş koltuğu, zarif bir el işaretiyle bana ikram eder. Yabancılarda görülen o dikkatli uzaklığa alışkın olmama rağmen, yine de tedirgin olurum. Onun etrafına ördüğü duvarı, sanki biraz deldiğimi hissederim. Ya da o bana biraz yaklaşmış gibidir... Bu beni için için sevindirir...

Mavi- gri arası duru bakışlarını gözlerimle buluşturur ve gülümser... O derin mavilikteki bitmek bilmez hüznü görmek içimi acıtır. Yaşamında ne gizler vardır, kimbilir?... Yine de huzurlu ve dingin görünür...

Onun, bana yabancı zamanlarında, neler yaptığını hayal ederim... Bir keresinde, bir akşamüstü merak edip peşine düşmüştüm. Limanın arkasında, daracık, eğri büğrü bir sokakta, minik bir eve kadar izlemiştim. Bir iki basmakla çıkılan evin kapısında, onu bekleyen gri renkli siyama bir şeyler mırıldanmış; kocaman anahtarıyla kapıyı açarak, önce kedisinin içeri girmesine izin vermişti.

Daha sonraları, içimden geçen sesi bastırarak o sokaktan geçmemeye özen göstermiştim. Sadece geçen kış, uzunca bir süre görünmeyince merak etmiş; basamaklı sokaktan çıkıp caminin önünden sağa kıvrılmış, tekrar bu kez sol yaparak daracık sokağa girmeye cesaret edebilmiştim. Eve yaklaşırken kalbimin sesini yanımdan geçenlerin duyacağını sanarak etrafıma bakmıştım. Neyse ki hızla yağan yağmurda, sokakta benden başka kimse yoktu. Bir de kapı aralığına sığınmış kedi yavrusu...

O, evdeydi... Kapının iki yanındaki minik demirli pencerelerden sokağa ölgün, sarı ışıklar dökülüyordu. Kapının sağ tarafındaki sarmaşıktan yere süzülen yağmur suları ile sanki bir masal karesi gibiydi ... Bir de hafif bir müzik duyuluyordu, belli belirsiz... Korkarak penceredeki ışığa gözlerimi dikip büyülenmiş gibi kalakalmıştım.

Belki de hastaydı, gripti, her neyse... Bir hafta sonra kışlık bölüme gelip limanı gören masaya oturduğunda, bana yüzü incelmiş gibi geldi... Solgun yüzü daha da solmuştu sanki. Sohbetlerimizde belli konuşmaların dışına hiç çıkmıyorduk. Yine de hayatımda hiç kimseyle sohbetten, bu kadar zevk aldığımı hatırlamıyorum. Hiç kimseyle...Onunla hiç konuşmadan saatlerce oturabilirdim... Sonsuza kadar hem de... Mükemmel bir tabloyu seyreder gibi hiç kıpırdamadan...

Nihayet bir gün... Masasına oturmam için beni davet ettiği gün, mavi gözlerinden yanaklarına süzülen birkaç damla gözyaşı, aramızdaki duvarda bir kapı aralamıştı... O gün eşi David’in ölüm yıldönümüymüş. Onu kaybedeli tam yedi yıl olmuş. Ama belli ki anıları ilk günkü gibi tazeydi...

Barış Gücü’nde görevli bir subaymış David... Evleneli beş yıl olmuş ama, onlar ilk günkü kadar aşıkmışlar birbirlerine... Akdeniz’in ortasında Afrodit’in adasında huzur ve mutluluk onları sarıp sarmalamış.

Kıbrıs’ı o zaman tanımıştı Paulina... Eşinin görev süresi sona erince de çok sevdikleri, yasemin kokulu, portakal kokulu bu şirin Ada’dan ayrılmak istemediklerinden Girne Limanı’na bakan minik, şirin bir ev almışlardı. Artık yazları burada geçiriyorlardı. Bazen güzleri bile... Çünkü Akdeniz iklimi inanılmaz yumuşak ve sıcaktı. Kışları bile kendi ülkelerinin yazı gibiydi... Ta ki o mart ayına kadar...

David’in motosiklet merakı, doğa sevgisi... Acı bir sona taşıyor ve bir trafik kazasında onu kaybediyor... Vedalaşamadan, onu ne kadar sevdiğini tekrar tekrar söyleyemeden ellerinden bir yıldız gibi kayıp gidiyor...

Aylarca kendine gelemiyor Madam K... Ne yapsa avunamıyor. David’e yakın olmak için, onun dokunduğu, oturduğu, yaşadığı, varlığını ta içinde duyduğu yuvalarına dönüyor... Anılarıyla yaşamayı seçiyor... Yalnızlığı, o derin gönül yalnızlığını kabulleniyor.

“ Bu kez... Bu kez mutlaka söyleyeceğim...” diye mırıldanıyorum. Bilmeli... Yüzüme birbiri ardına düşen yağmur damlalarıyla kendime geliyorum. Üşümüşüm... Balkondan içeri girip camlı kapıyı kapatıyorum. Oda sıcacık... Duygularımdaki umudu hatırlatır gibi... Masanın üzerindeki abajuru yakıp kitabıma uzanıyorum...
Bu haber 370 defa okunmuştur

:

:

:

: