Rumlara sopa gösterilmeli

Kim ne derse desin, bazı çevrelerde “en son söyleneceği en başta söylüyor” diye eleştirilse de, “boş konuşuyor” diye horlansa da, Avrupa Birliği Bakanı ve Baş Müzakereci Egemen Bağış birçok kişinin telaffuz etmeye cesaret edemediği çetrefil konuları herkesin anlayabileceği netlikte ortaya koyuveriyor.
Kim ne derse desin, bazı çevrelerde “en son söyleneceği en başta söylüyor” diye eleştirilse de, “boş konuşuyor” diye horlansa da, Avrupa Birliği Bakanı ve Baş Müzakereci Egemen Bağış birçok kişinin telaffuz etmeye cesaret edemediği çetrefil konuları herkesin anlayabileceği netlikte ortaya koyuveriyor.

Hatırlayacaksınız, bir süre önce ben gerek Hürriyet Daily News gazetesindeki
İngilizce yazılarımda gerekse Kıbrıs için yazdığım Türkçe makalelerde “Kıbrıs’ta çözüm isteniyorsa eğer, tüm ilgili taraflar sonuç alınıncaya kadar sürecek bir konferansta bir araya gelmeli ve çözüm oluncaya kadar o toplantı devam etmeli” minvalinde bir şeyler yazmıştım. Ne demek istediğim aslında belli idi ama adını koymak istememiştim.
Sonra sevgili Bağış’a sordular, cevabı yapıştırıverdi… “Papalık seçimi gibi (conclave) olmalı… Tüm taraflar bir yere sokulmalı, sonuç alınıncaya kadar da dışarı bırakılmamalı…” Esasında Kıbrıs sorununa çözüm çabalarında adada altına bakılmadık taş, ele alınmadık detay kalmadığına ve tarafların neredeyse en küçük detayda bile ne düşündükleri herkesçe bilindiğine göre, çözüme ulaşılmak isteniyor ise “al-ver” temelli bir çalışmaya, belki de her iki taraf açısından da acı ödünler içerecek bir “büyük uzlaşmaya” gidilmesi şart haline gelmiştir.

Adada gerek Kıbrıs Türk tarafının, gerekse Kıbrıs Rum tarafının bazı konularda tek başına adım atabilmesi o adımların siyasi faturalarını iki tarafın temsilcilerinin ödeyemeyeceği gerçeği dolayısıyla mümkün olmayacaktır. Mesela Kıbrıs Türk tarafının siyasi liderliği veya görüşmelerdeki temsilcileri gerek toprak, gerek adada çözüm sonrası kalacak TC kökenli nüfus dâhil vatandaşlık konularında tek başlarına cesur adımlar atabilmeleri kolay olmayacaktır. Rum kesimi açısından da hem Türk tarafına nihayette bırakılacak toprak miktarı, mal-mülk meselesinin halli ama en önemlisi egemenliği paylaşma yani güç paylaşımı hususlarında faturayı ödemeye hazır güçlü bir liderlik mevcut değildir. Her iki taraf da bazı alanlarda sorumluluğu ya Türkiye’ye, ya da (Yunanistan’ın hali hazırda gerekenden çok sorunu olduğu sebebiyle) çözüm için baskı yapan uluslararası oyun kuruculara, ABD, İngiltere, BM genel sekreterliği ve saire atmak isteyeceklerdir. Çözüm için bu şarttır.
Kıbrıs’ta çözüm için uluslararası konferans istenmesinin arka planında, Kıbrıs sorununun güvenlik boyutunun mutlaka İngiltere, Türkiye ve Yunanistan’ın da bulunduğu çok taraflı bir toplantıda ele alınması zorunluluğu bir tarafa bu ve benzeri değerlendirmeler yatmaktadır.

Kısaca, İngilizce “Conclave” denilen ve Aziz Peter’in ilahi mirasçısı, yani Papa olacak, “Roma Piskoposu” seçimi gündemiyle ve Vatikan’daki Sistine Şapelinde toplanan kardinaller meçlisi şapelin bacasından seçimin tamamlandığını müjdeleyen beyaz duman çıkıncaya kadar kaç gün sürerse sürsün kilit altında çalışmalarına devam eder. Kıbrıs konusunda adına ister uluslararası konferans, ister çok taraflı toplantı ister “conclave” densin, tüm tarafların ve uluslararası oyun kurucuların bir şekilde temsil edildikleri ve sonuç alınıncaya kadar devam edecek bir çalışma gerekmektedir.
Doğal olarak “sonuç alınıncaya kadar” tabiri “illa da federasyon hususunda taraflar uzlaşıncaya kadar” anlamı da çıkarılmamalıdır. İlle de federasyon takıntısı da bırakılmalıdır. Federasyon oluşturulmasının şartları bellidir. Eğer her şeye rağmen Rum tarafı bunlara yaklaşmayı reddetmeye, Kıbrıs Türk tarafını bir şekilde Kıbrıs Cumhuriyeti içerisinde eritip yok etme siyasetinde ısrar etmekteyse, belki de dostça boşanmayı, barış içerisinde iki ayrı devleti düşünmek de zorundayız.

Denilebilir ki Rum tarafında Demetris Hristofyas yoldaş zorda… Adamcağızı görevden almaya uğraşıyorlar… Siyasi gücü yok… Zaten 1 Temmuz’da AB dönem başkanı olacak, oraya doğru ilerlerken uzlaşma ihtiyacı duymuyor… Falan filan…
Bize ne?

Dans gibi uzlaşma da en az iki taraf arasında olur. Tek taraflı uzlaşma teslim olmak anlamına gelir ki en son örneğini Sayın Mehmet Ali Talat döneminde İsa benzeri bir şekilde suratımıza yediğimiz her tokada rağmen “çözüm için elimizi uzatmaya devam edeceğiz” siyasetiyle, Rumların tek millet yaratma egzersizinin ürünü çapraz oylamayı “bizim partinin ve AKEL’in devamlı iktidar olmamıza yarar” siyasi bencilliği ile kabul etmemizde gördük… Ve maalesef o kazığı hala daha çıkaramıyoruz…

Rum tarafının çözüme ihtiyacı yok. Devlet onların. AB üyeliği (ve yakında dönem başkanlığı) onların. BM’de Kıbrıs koltuğu onların… Evet kuzeyde mal mülk var Rumlara ait. Geri almak istiyorlar. Ya mahkeme kararı, ya mal-mülk komisyonu eliyle ya da bakmayın bu günlerde ekonomik kriz içerisinde olduklarını parayı basıp bu sorunu da zaman içerisinde çözecekler… Sonra, Kıbrıs çözüm süreci AB müktesebatının kuzeye nasıl uygulanacağı meselesi haline getirilecek.
Çok taraflı toplantı veya uluslararası konferans Rumlara sopa gösterilebilineceği, “Bak arkadaşım, federasyon için bu yol yürünmeli yoksa sonsuza kadar Kıbrıs Türk halkına haksızlık yapmaya devam edemeyiz. Kıbrıs Türk tarafı var olma savaşı veriyor. Senin düşmanlığın bir tarafa, Türkiye’den de demografik tehdit altında. Bu durum devam edemez, iki ayrı devlet bir seçenek olarak ortaya çıkıyor” gibi bir baskı ilk kez Rumlara ilk kez sopa gösterilmesi çözümün yolunu açabilir…
Rumlara onların da bu sorunun devamından bir şeyler kaybedebilecekleri gösterilmeden çözüme ulaşmak mümkün olmayacaktır.
İşte Egemen Bağış’ın uluslararası topluma Kıbrıs Rumları üzerinde ''havuç-sopa dengesini kuramamakla'' eleştirmesinin arkasında bu değerlendirmeler ve en son Greentree zirvesinde Rum tarafının Türk tarafının tüm uzlaşı yaklaşımlarına “Her şeye ille de hayır” yaklaşımından bıkkınlık yatmaktadır…
Bu haber 389 defa okunmuştur

:

:

:

: