50 yıldır bizi çıldırtan, toplumsal kimliğimizin kılıktan kılığa girmesine neden olan Kıbrıs sorunu denen illet sorun son dönemece girdi.
Karşımızda sorunun başlıca aktörleri olarak iki taraf var.
Biri Kıbrıs Rum tarafı, diğeri Kıbrıs Türk tarafı...
İkisi de bu sorunun esas yaratıcıları tarafından köşeye sıkıştırılmış durumda.
İkisi de aslında ve de özünde, bu meselenin aktörleri olmaktan ziyade kurbanlarıdırlar.
Hristofyas, köşeye sıkışmış durumda, öyle ki bu durum onun sağlığını da etkiliyor.
Türk tarafıyla anlaşmak ve işi sonuca bağlamak için önce koparabildiği kadarını koparmak, elde ettiklerini kar hanesine yazmak, ondan sonra da geri kalanlar üzerinde pazarlığa oturmak istiyor.
Örneğin Güzelyurt ve Maraş’ın geri iade edileceğine dair garanti istiyor, siyaseten popülizm yapabilmek ve arkasını sağlama almak için bu konuda işi sağlama bağlamak istiyor, sonra da geri kalan küçük ayrıntılar üzerinde yoğunlaşmak istiyor.
Türk tarafı ise söylemlerinde inandırıcı olmayan bir şekilde “bugüne kadar atıl durumda bıraktığı, narenciye ve su kaynaklarını iliğine kadar sömürdüğü, hiçbir kalıcı yatırım yapmadığı, olanları da partizanlık adına çarçur ettiği Güzelyurt’u vermem” diyor.
Rum tarafı aslında isterse alacağını alır.
Ancak ne istediğini bilme noktasında bir sorunu yok.
Ne vereceğini bilmemek noktasında bir sorunu var ama...
Rum tarafı ne vereceğini bilse, karşı tarafı da inandırsa, istediğini alabilecek pozisyonda.
Diğer taraftan, ABD’deki seçimleri Rum-Yunan lobisinin desteklediği ve bugün Kıbrıs’ın güneyinde petrol-doğalgaz çalışmaları yapan Amerikan Noble şirketinin de ucundan ilişkileri olduğu Cumhuriyetçi Parti’nin adayı kazanırsa Türk tarafı açısından işler ciddi şekilde zora girebilir ve hem Türkiye hem de Kıbrıs Türkü çok şiddetli baskılarla ve oldubittilerle karşılaşabilir.
Bunu hisseden Rum tarafı da ayak sürüyerek uzatmalara oynayabilir.
Meselenin özünde yatan noktalarda strateji geliştirmek pespaye mahalle politikacılığı temelinde şekillenen Kıbrıs Türk siyasetinin gündeminde hiç olmadı...
Aynı şey yakın zamanlara kadar Türkiye tarafı için de geçerliydi, Kıbrıs sorunu denen illetin adı yeni baştan icat edilerek “milli dava” haline getirilmiş ve Türkiye’nin kucağında patlamıştı.
Bugünse mantığın ve hukuğun yoluna doğru bir değişim var Türkiye’de.
Fakat ne Kıbrıs Türkü ne de liderleri pozisyonunda olan mahalle politikacıları bu değişimin, değişen rollerin ve etkenlerin farkında değiller.
Kıbrıs Türkünün genelinin tek derdi, bugüne kadar alıştığı ve alıştırıldığı “elmayı pişirin ağzıma düşürün” siyasetinin devam ettirilmesi, kısacası elini sıcak sudan soğuk suya sokmadan yaşamını devam ettirmesi, sorunlarını da ahbap-çavuş ilişkileriyle çözmesi...
Rum tarafı bizim şartlarımızı bugüne kadar hiç yaşamadı, ganimetçi olmadı, partizanlıkla dağıtılan kaynaklardan, ganimetten hiç pay almadı, her işini ganimet, avanta, fırsatçılık ve partizanlık üzerine kurmadı, devletin kurum ve kuruluşlarının siyasiler tarafından çiftliğe çevrilmesine ve birbiri arkasına iflas ettirilmesine hiç şahit olmadı, o yüzden bizim ruh halimizi bilemez.
Elbette ki Rum tarafında da herşey dört dörtlük olmadı, ancak bizimki kadar rezilane bir düzen orada hiç olmadı.
1974’de feci bir dayak yediler ve adanın diğer yarısına sürüldüler.
Ancak bir yıl gibi kısa bir sürede toparlandılar ve bir taraftan kaybettiklerini nasıl geri kazanacaklarını hesaplar ve ona göre strateji geliştirirken diğer taraftan ellerinde kalanı maksimum verimle kullanmayı becerdiler.
Biz ise o zamanki ada ekonomisinin ve turizm potansiyelinin yüzde yetmişine bir anda sahip oluverdik, ancak bırakın elimizdekinden maksimum verim elde etmeyi, neyi nasıl yağmalayacağımızın, kime neyi peşkeşleyeceğimizin hesabına yataraktan kısa süre içinde herşeyi yüzümüze gözümüze bulaştırdık.
Şimdi karşımızda bir gerçek var.
Karşı tarafı döverek aldıklarımızın artık bize yar ve yararı olmayacağı ortaya çıkmıştır.
Ya aklımızı başımıza toplayıp elimizde gerçekten ne var ne yok hesabını kitabını çıkaracağız ve hem kendimiz hem de gelecek nesillerimiz için en faydalı şekilde nasıl kullanacağımızın hesabını yapacağız, ya da birilerinin ensemizde boza pişirmesini ve pişirdiğimizi bize yutturmasını bekleyeceğiz.
Peki bizim Kıbrıs Türk siyasilerinde bugüne kadar kandırdıkları toplumun yüzüne bu gerçeği söyleme cesareti var mı?
Yok! Cesaretleri olmadığı bir tarafa, akılları da yok...
Zaten toplumun da bunu bildiği var ve bile bile lades olduğu da var...
Sanıyorlar ki Rumun onlarca milyar tutan tazminatını Türkiye ödeyecek, KKTC denen devletçiğimizde kurduğumuz eğreti rant düzenin de devamı için her bağırdığımızda kesenin ağzını açacak...
Bu gidişle ağzımızı havaya açacağımız gün çok yakındır, hem de beklenenden çok daha yakın!
Aklın köreldiği zamanlarda ortaya çıksa çıksa bir ucube zihniyet çıkar ki o da tüm sanal dünyaları yerle bir etmeye yeter...
Bizim sanal dünyamız da kısa süre içinde yerle bir olacaktır ve Rumun ayak sürümesi de bunu bildiğindendir...
Ya Rum tarafını köşeye sıkıştıracak adımları bazı bedelleri ödeyerek şimdi atarız, ya da hiçbir zaman ve hep tek taraflı bedel ödeyen olarak kalırız, ta ki ilelebet yok olana kadar...