Tek yol “çözüm” ama hangi çözüm?

İsterseniz bir latife ile başlayalım. Fıkra bu ya, bir İngiliz, bir Amerikan, bir Rum ve bir de Türk 1968’den beri sürmekte olan Kıbrıs müzakereleri için buluşmuşlar.
İsterseniz bir latife ile başlayalım. Fıkra bu ya, bir İngiliz, bir Amerikan, bir Rum ve bir de Türk 1968’den beri sürmekte olan Kıbrıs müzakereleri için buluşmuşlar. Derken odayı teröristler basmış, hepsini rehin almış. Her birinin başkentini arayıp fidye istemişler. Başkentler rakamı duyunca “bizde diplomat çok” deyip fidye ödemeyi reddetmişler.

Teröristler bunun üzerine diplomatları vurmaya karar vermiş ve son dileklerini sormuş. ABD’li eşini aramak ve son bir kadeh viski içmek istemiş. Türk son defa bir Türk sanat müziği eseri dinleyip rakı içmek istemiş. Rum İngiliz meslektaşına son bir defa Kıbrıs konusunu anlatmak istediğini söylemiş. Bunun üzerine İngiliz araya girip, son isteği olarak, Rum meslektaşından önce vurulmayı istemiş…
Anlayacağınız, bu Kıbrıs meselesi sadece bize “kabak tadı” vermiyor!


KUZEY KIBRIS TÜRKİYE’YE BAĞLANMALI MIDIR?

Sevgili dostum Egemen Bağış’a “deli” muamelesi çekmek aklımın köşesinden bile geçmiyor ama İngiltere’de uzun bir konuşma içerisinde kullandığı bir cümlenin cımbızlanıp kullanılması aklıma doğrusu “Deli kuyuya bir taş atarmış, kırk akıllı çıkaramazmış” sözünü getirdi.
Sanki ilk kez öyle bir tespitte bulunmuş, şimdiye kadar kimse söylememiş gibi Bağış’ın değerlendirme yaparken Kuzey Kıbrıs’ın Türkiye’ye bağlanmasının bir seçenek olduğunu söylemesi neredeyse kıyamete neden oldu. Doğru. Eğer Bağış’ın sözlerini çözüm gayretlerinden ayrı olarak değerlendirir, Türkiye’nin tek hedefi olarak lanse ederseniz, Cumhuriyetçi Türk Partisi lideri Özkan Yorgancıoğlu’nun kınaması, açıklamayı “talihsizlik” olarak tanımlaması, hatta lanetlemesi çoğumuzun ortak duygusu haline geliverir.
Müsadenizle konuyu biraz geniş bir perspektiften incelemeye çalışacağım.


KIBRIS’IN STRATEJİK ÖNEMİ

Tarihi boyunca Kıbrıs adası son derece stratejik bir konumda olmuştur. Avrupa, Asya ve Afrika kıtalarının birleştiği veya birbirlerine yaklaştığı bir coğrafyada, dünyanın en büyük deniz ulaşım bölgesi ve koridoru üzerinde oluşundan Kıbrıs hep bir kontrol noktası, atlama tahtası, sabit uçak gemisi olmuştur. Bu jeopolitik ve jeostratejik özelliği ile Kıbrıs’ın kontrolü gerek ekonomik ve güvenlik, gerekse politik açıdan önemli olagelmiştir.
Gerek tarih boyunca çok sık el değiştirmesi, gerekse hem Haçlı seferlerinde hem de Osmanlı ve Britanya imparatorluklarının tarihlerinde oynadığı rol, Anadolu’nun yanı sıra tüm Orta ve Doğu Akdeniz güvenliği açısından Kıbrıs’ın haiz olduğu stratejik önemi göstermektedir.
Osmanlı İmparatorluğu’nun Kıbrıs’ı İngilizlere kiralaması ve böylece çok önemli bir coğrafyada hakimiyetin kaybedilmesi, o zamanın şartları altında dahi ne kadar basiretsiz bir politika idiyse, İngilizlerin 1960’da adaya bağımsızlığını verirken elinde iki egemen üssü tutması da adanın “Dünya Gücü” olma emelini taşıyan bir ülke için taşıdığı önemi gözler önüne sermektedir.
Akdeniz bölgesinde 1932 yılında yapılan bir tatbikat sırasında Büyük önderimiz Mustafa Kemal Atatürk’ün yanında bulunan subaylara sorduğu “Türkiye’nin yeniden işgal edildiğini ve Türk kuvvetlerinin sadece bu bölgede mukavemet ettiğini farz edelim. İkmal yolumuz ve imkânlarımız nelerdir?” sorusuna aldığı yanıtlardan tatmin olmayarak, eliyle harita üzerinde Kıbrıs adasını işaret ederek söylediği veciz “Efendiler, Kıbrıs’a dikkat ediniz! Bu ada bizim için önemlidir” cümlesi bu batmayan uçak gemisinin Türkiye güvenliği açısından önemini bütün açıklığıyla ortaya koymaktadır.

NİYE KIBRIS TÜRKİYE İÇİN BU KADAR ÖNEMLİDİR?

a- Kıbrıs, Cebelitarık, Süveyş ve Karadeniz üzerinden işleyen deniz ticaretini kontrol edebilecek bir konumdadır.

b- Türk hükümetleri istese de istemese de önümüzdeki on yıllarda mevcut hatların yanına döşenecek ilave petrol ve gaz boru hatlarıyla Türkiye’nin Akdeniz sahili bir dünya enerji dağıtım merkezine dönüşecektir. Esasında halihazırda bu statüyü Ceyhan kazanmış durumdadır. Bu açıdan Türkiye’nin Akdeniz sahilleri ve İskenderun Körfezi önünde batmayan bir uçak gemisi gibi duran Kıbrıs sadece Türkiye’nin değil, düzenli, devamlı ve ucuz enerji ihtiyacı giderek daha da artacak olan Batı dünyası için çok büyük stratejik öneme sahiptir. “Enerji kaynaklarına hükmeden dünyaya hükmeder” sözünü unutmamak gerekir.

c- İstihbarat çalışmaları ve Ortadoğu sorunlarına yönelik barış çabaları açısından Kıbrıs çok stratejik bir noktada konumlanmıştır. Bölgede hüküm süren rejimlerin tabiatı dolayısıyla izleme faaliyetleri için Kıbrıs çok önemlidir (İngiliz üslerinin varlık sebebi).
1997’de yaşanan gelişmiş radar sistemlerine sahip S-300 füzelerinin Kıbrıs Rum kesimine konuşlandırılmasıyla ilgili krizi hatırlayınız. Tüm Doğu Akdeniz’in izlenmesini imkanını Rusya’ya vermesi mümkün olan bu füzelerin güney Kıbrıs’a değil de Girit’e yerleştirilmesini ABD’nin tüm “ikna gücünü” kullanarak Yunanistan’a kabul ettirilebilmesinin sebebi Türkiye’nin güney sahillerine ve enerji dağıtım merkezlerine oluşturacakları potansiyel tehditten ziyade, onlarla birlikte konuşlanacak ileri radar sistemi sayesinde Rusya’nın tüm doğu Akdeniz deniz ve hava trafiğini kontrol edebilecek pozisyona geleceği endişesi olmuştur.

d- Doğu Akdeniz ve Kıbrıs Adası, bölgesel ve küresel barış ve istikrar açısından önemli bir coğrafyadır. Ada’nın, Ortadoğu’da ortaya çıkmış kriz, gerginlik ve çatışmalarda önemli roller oynadığı bilinmektedir. Örneğin, Amerikalılar, 1980’li yılların ilk yarısında yaşanan kanlı Lübnan olayları sırasında, bu ülkedeki insanlarını Ada üzerinden tahliye etmiş; birinci Körfez Krizinde, İngilizler ve ABD, Irak’a yaptıkları hava saldırılarında Kıbrıs’taki egemen İngiliz üslerinden yararlanmışlar. Saddam döneminde Irak silah ambargosu uygulaması adadan yönetilmiş, hem Irak işgalinde ve sonrasında hem de “Arap Baharı” kapsamındaki tüm “insani” ve “demokrasi getirme” operasyonlarında adadaki İngiliz üsleri İngiltere ve ABD tarafından kullanılmışlardır. Ayrıca, son Libya operasyonlarında görüldüğü gibi çeşitli diğer NATO ülkelerinin de “insani maksatlarla” bu üsleri kullandığı bir vakıadır.

Her ne kadar bu günlerde tıkanmış, hatta adeta derin buzdolabına konulmuş hissi verse de, Türkiye Avrupa Birliği ile katılım müzakereleri yapmakta olan bir ülkedir. İstediği kadar Elize Sarayının küçük misafiri veya Almanya’nın bu günkü lideri Türkiye için tam üyelik harici özel statülü bir ilişki önermekte iseler de, Türkiye Avrupa Birliği kapısında bekleyen sıradan bir ülke değildir. Esasında gerek Fransa’nın gerekse Almanya’nın Türkiye alerjisinde biraz da Türkiye’nin birliğe katılımıyla azalmaya mahkûm siyasi ve ekonomik ağırlıklarını muhafaza etme çabasını görmek de gerekir.
Türkiye “dünya gücü” olabilecek kapasiteye ve imkânlara sahip bir “bölge gücüdür”. Kendi güvenliği açısından taşıdığı önemin yanı sıra, Kıbrıs “dünya gücü” olabilecek “bölge gücü” Türkiye’nin hem arka bahçesi, ileri karakolu, ileri savunma hattı hem de “kendi başına girişimde bulunma ve tüm baskılara rağmen uygulayabilme” becerisini sergilediği bir sınavdır.
Sözgelimi, Ada’nın Suriye’ye 98 km., İsrail’e 290 km., Lübnan’a 221km., Filistin’e 305 km. ve Mısır’a 316 km uzaklıkta olması, Türkiye’nin bu ülkeler ile ilgili riskleri dengelemesi açısından oldukça anlamlıdır.
Ada, söz konusu ülkelerin eş zamanlı olarak farklı yönlerden angaje edilmesine ve Türkiye’nin savunma hattının ileriden oluşturulmasına imkân vermektedir. Ayrıca, Doğu Akdeniz’i ve Kıbrıs’ı kontrol etmek kadar, bu coğrafyaların hasım/rakip aktörlerin kontrolüne girmesinin beraberinde getirebileceği olumsuzlukları da hatırda tutmak gerekir.

TÜRKİYE’NİN KIBRIS POLİTİKASI NE OLMALIDIR?

Bugünkü uluslararası güç dengeleri dikkate alındığında, Kıbrıs’a yönelik Türk politikasının olması gereken temel taşlarını şöyle özetleyebiliriz:
- Türkiye, hiçbir şekilde Kıbrıs’ın tümünde veya bir bölümünde hasım bir yönetim bulunmasını kabul edemez.
- Taksim veya çifte ilhak (enosis) Türkiye’nin Anadolu’ya hapsedilmesi anlamına gelir. Adanın bir bölümünde dost bir yönetim, hatta bir kardeş devlet olsa bile, Türkiye’nin stratejik çıkarları adanın geriye kalan bölgesinde bir hasım devlet bulunmasından ciddi şekilde zarar görür. Bu çerçevede “statükonun devamı” Türkiye’nin stratejik çıkarlarına hizmet etmediği gibi, iki ayrı devlete dayalı veya ilhak opsiyonlu çözüm önerileri de Türkiye’nin Anadolu’ya hapsedilmesi sonucunu doğurabilecektir.
- Türkiye’nin temel çıkarı Kıbrıs’ta adı ve şekli ne olur ise olsun, iki tarafı tatmin edecek bir çözüme ulaşılması ve adada tamamen dost olmasa bile, hasım olmayan bir yönetimin oluşmasıdır.
- Ancak, bulunacak “çözüm” Kıbrıs’ın tümünde veya bir parçasında bir hasım yönetimin oluşmasını engelleyecek (Kıbrıs Türk egemenliği, Türkiye’nin tek taraflı müdahaleyi de içeren garantör statüsünün devamı, iki kesimlilik ve iki halklılık prensiplerinin sulandırılmadan hayata geçirilmesi gibi) önlemlerle desteklenmemiş ise, olabilecek tüm faturaya rağmen Türkiye’nin stratejik çıkarları iki devletli mevcut durumun devamını ehven-i şer kılmaktadır.
Bu durumda bile, daha önce vurguladığımız sakıncalar dolayısıyla kalıcı ve adil çözüm çabaları devam etmelidir.
- Sonuç olarak özetlersek, elbette adadaki Türk nüfusu ve onun esenliği Türkiye için son derece önemlidir ama Kıbrıs’ta tek bir Türk olmadığını varsaysak bile, Türkiye Kıbrıs’ı ve dolayısıyla Doğu Akdeniz’i kendisine kapatacak bir düzenlemeye veya böyle düşmanca siyaset güdebilme imkanına sahip bir hasım/rakip yönetimin Kıbrıs’ın kontrolünü elinde bulundurmasını hiçbir zaman kabul edemez, ve anlaşıldığı kadarıyla etmeyecektir.
Demek ki neymiş, Sayın Bağış’ın söylemini sadece “siyasi beyan” olarak almak, üzerinde fazla ciddiyetle durmamak gerekirmiş… Elbette ki Kıbrıs Türk halkı ve anavatan Türkiye adada çözüm istemektedirler, ama bu çözüm istenci yanlış anlaşılmamalı, teslimiyet ile karıştırılmamalıdır. Daha önce de vurguladım, çözümün olmazsa olmazları bellidir. Kıbrıs Türk egemenliği, Türkiye’nin tek taraflı müdahaleyi de içeren garantör statüsünün devamı, iki kesimlilik ve iki halklılık prensiplerinin sulandırılmadan hayata geçirilmesi herhangi bir şekilde taviz verilmesi mümkün olmayan başlıklardır.
Elbette tek yol “çözüm” ama herhangi bir çözüm değil. Ne federasyon kutsallaştırılmalı, ne konfederasyon reddedilmeli ne de uzlaşı ile, dostluk içerisinde iki devletli çözüm mümkün olabiliyor ise öyle kategorik olarak lanetlenmeli… Yeter ki varılacak çözüm bizim kırmızı çizgilerimizi aşmasın, hem adada hem ada ile Türkiye arasında barış iklimi kurabilsin.

Bu haber 366 defa okunmuştur

:

:

:

: