Kritik zirvenin ardından

Geçen hafta Ankara’da Kıbrıs zirvesi vardı. Sadece Kıbrıs meselesi değil, adayla ilgili tüm konular, Türkiye ile KKTC ilişkileri, ekonomik meseleler, yatırım programları, su, gaz meseleleri hemen her konu enine boyuna en üst düzeyde ele alındı.
Geçen hafta Ankara’da Kıbrıs zirvesi vardı.
Sadece Kıbrıs meselesi değil, adayla ilgili tüm konular, Türkiye ile KKTC ilişkileri, ekonomik meseleler, yatırım programları, su, gaz meseleleri hemen her konu enine boyuna en üst düzeyde ele alındı.

Öncelikli olarak, tabii ki, görüşme sürecindeki gelişmelerin nasıl algılandığı ele alındı; beklentiler ve endişeler seslendirildi; bir adım sonrası değil birkaç adım ilerisi için strateji planları üzerinde görüş alış verişi ötesinde tam mutabakat sağlandı.

Öncelikle, nedense Kıbrıs’ta hep seslendirilen ve sanki “Ah Ankara bunları bir bilse asla izin vermez, hizaya çeker bunları” tarzında nahoş yorumlara sebep olan Cumhurbaşkanı Dr Derviş Eroğlu ve görüşmeci heyet bazı konuları Ankara’dan saklıyor, gerçekleri Ankara ile tam paylaşmıyor minvalindeki serzenişlere Ankara görüşmelerinden net bir cevap çıktı: Türkiye ile Kıbrıs Türk tarafı arasında Kıbrıs Türk tarafının müzakere masasındaki davranışları, sundukları öneriler ve aldıkları pozisyonlarla ilgili olarak “hiçbir sıkıntı yoktur.”

Nereden mi biliyoruz? Bırakın kaynaklarımızın bize söylediklerini, Dışişleri Bakanlığı açıklamasına bakınız. Ne diyor açıklama? Türkiye’nin müzakere sürecine olan desteği sürecektir. Çözüm için Kıbrıs Türk tarafının elinden gelen yapıcılığı gösterdiği görülmektedir.

Daha ne diyecek Dışişleri?
Oldukça uzun bir süredir, daha doğrusu Greentree II zirvesinden bu yana başta İngiltere olmak üzere uluslararası toplumdan ve son günlerde de BM çevrelerinden giderek artan bir şekilde Kıbrıs görüşme sürecinin 1 Temmuzda başarısızlıkla sonlanmasının büyük bir hata olacağı; yeni bir sürecin başlamasının çok daha zor olacağı; bir şekilde adadaki iki taraf ikna edilerek 1 Temmuz ile Şubat 2013 Rum başkanlık seçimleri sonrasında kadar sürecin düşük ivme hatta teknik seviyede görüşmelerle devam ettirilmesi ve 2013 baharında tekrar liderler seviyesinde devam edilmesinin doğru olacağı savunulmakta.

1 Temmuz ile 31 Aralık arasında Kıbrıs’ın AB dönem başkanlığını doğal bir takvim olarak gören ve 1 Temmuz tarihine kadar ya çözüm ya da sürecin başarısızlığı ilan edilmeli görüşündeki Ankara ve KKTC ise temaslarında mevcut görüşme sürecinin bir şekilde derin uykuya yatırılıp Rum tarafına arzuladığı gibi çözümsüzlüğün sorumluluğundan kaçma ve görüşmeleri herhangi bir bedel ödemeden 2013’e erteleme imkânı verilmesinin büyük haksızlık olacağını vurgulamakta.

Her şeye ve azalan ümide rağmen Ankara ve KKTC Mayıs ayı başında bir uluslararası toplantının yapılabileceği hesabıyla hazırlıklara devam etmekte. Genel sekreterin son Kıbrıs raporunda taraflara zaman baskısından bahsedip ilerleme çağrısı yapmasına rağmen iki tarafa yönelik sert ifadeler kullanmamaya çalışması Ankara görüşmelerinde not edilmişse de, nihai değerlendirme için genel sekreterin Kıbrıs özel temsilcisi Aleksandır Downer’in raporunu beklemenin yararlı olacağı da kaydedilmiş.

Yine de söylenmesi gerekir ki giderek 1 Temmuz öncesinde çok taraflı konferans toplanabilme ihtimali azalmakta, genel sekreterin Greentree öncesinde çizmiş olduğu muğlâk takvimin hayata geçirilmesi giderek imkânsızlaşmakta. Tüm gelişmelere rağmen Ankara ve KKTC’nin “son ana kadar” sanki uluslar arası konferans olabilecek ve sanki 1 Temmuz’a kadar çözüm olabilecekmiş gibi hazırlıklı olacakları ve tam saha baskıya devam edecekleri görüşmelerde vurgulanmış.

Ancak, her halükarda Ankara ve KKTC’nin gerek BM gerekse tüm uluslararası temaslarda sürecin 1 Temmuz sonrasına sarkıtılmasına yönelik doğrudan veya endirekt taleplere net “hayır” cevabı verilmesi konusunda da tam bir görüş birliğinin varlığı söz konusu.

Nihai olarak Ankara ve KKTC süreç eğer başarısız olacaksa, başarısız olunduğunun genel sekreter tarafından net bir biçimde ilan edilmesinin yararlı olacağı çünkü ancak böyle bir gelişmenin yeni ve daha sağlıklı bir temelde çözüm arayışını mümkün kılacağı kaydedilmiş.

Peki böyle bir durumda Türkiye’nin adadaki “iki devletli durumu” resmen tanıması, KKTC’yi tanımadan vazgeçmeden Kıbrıs Cumhuriyeti’ni Kıbrıs Rum Cumhuriyeti adıyla tanıması söz konusu olabilir mi?
Enteresan zamanlar bunlar, bekleyelim görelim…

ZORUNLU BİR CEVAP

Uzunca bir süredir mevcut sürecin hayırlı bir sonuca doğru ilerlemediğini yazıp çiziyorum. Çözüm arzumu ve sürpriz bir gelişme ile çözüme varabilme ümidimi hep vurgulamakla beraber gidişatın çözüme doğru olmadığını da sözü eğip büzmeden gerçekçi bir şekilde ifade ediyorum.

Ne gamlı baykuş üsluplu siyasi muarızlar gibi ne olursa olsun durumu bizim görüşmeci heyeti yapamadığından, veremediğinden, sözünde duramadığından falan filan gibi lanse edip siyasi ranta çevirme niyetim var; ne de hayatım boyunca görmediğim nemalanmanın duracağı endişesiyle herhangi bir siyasi heyete hak etmediği iltifatı yapma zorunluluğum.
“Çapraz oy” meselesinde ben hep net durdum. Çapraz oy bir yandan tarih boyunca ayrı siyasi tercih yapan adanın iki halkını bir halka indirgeme operasyonu iken diğer yandan da AKEL ve CTP’nin daimi iktidar koalisyonunu sağlama işgüzarlığı idi. Olayın Kıbrıs’ta tek millet devşirme operasyonu olduğunu fark edip de karşı durmamak olacak iş değildi. Sonuçta Mehmet Ali Talat birçok önemli siyasi başarısına rağmen bu sakat yaklaşımına mağlup oldu, seçimi ve başkanlığı kaybetti.

Rum oyunun Türk liderin seçilmesine %20 değil %10 etkisi olacakmış, çapraz oy artık kabul edilebilinirmiş… Hadi canım sende! Ha %20 ha %10. Mesele Rumun Türk liderin seçimine, Türkün de Rum lider seçimine etki yapabilmesi, iki halkın bir potada eritilmesidir. Etki oranı ne olmuş detaydır.

Nitekim, Talat’ın o kabul edilemez çapraz oy önerisi konuyu benim ve birkaç gazeteci arkadaşın enine boyuna yazması üzerine tekrar Türkiye ile ele alınmış ve Türkiye’nin adadaki etki ve mevcudiyetini bir alamda garantiye alacak bir paketin parçası haline getirildi konu. İşte o günden bu yana Rum tarafı paketi değil de cımbızla çapraz oyu alıp kullanmak istemektedir, Cumhurbaşkanı Dr Derviş Eroğlu da haklı olarak “Hayır olmaz” demektedir. Yine de Türk tarafı iyi niyet göstererek bazı esnemelerde bulunmuş, ikinci seçimde uygulanması veya çözüm sonrası senatonun bu konuyu finalize etmesi tekliflerinde de bulunmuştur. Sonuç? Teslimiyet içerisindeki bazı siyasetçiler haricinde herkesin de gördüğü gibi Rum tarafı “Hep bana, Rab bana” siyasetine devam edip, hiçbir şey vermeden tüm isteklerini alma derdindedir.

Cumhurbaşkanlığına seçilmesini çok büyük oranda çapraz oya karşı net duruşuna borçlu olan Eroğlu’nun bu konuda vereceği ödün siyasi intiharı olacaktır. Eroğlu bunu yapabilir mi? Hem kendine, hem kendisini destekleyenlere ihanet edebilir mi? Diğer yandan eğer tüm diğer konular hallolmuş ve çözümün önünde bir tek çapraz oy meselesi kalmış ise çözüm konusunda gerçekten kararlı olan bir siyasi lider “Hayır, her ne pahasına olursa olsun kabul etmeyeceğim” deyip çözümün önünü tıkayıp, halkının yeni bir gelecek kurmasını engelleyebilir mi?

Nihayette çapraz oy Talat’ın Eroğlu’nun kuçağına attığı bir sıcak patates, bu da değerlendirmede dikkate alınmalı.
Bazı gazeteci arkadaşlar gazeteci olmaktan önce ve öte siyasetçi olduklarından veya siyasi nemalanmalarını tehlikeye atmamak için dalkavukluğu gazetecilik gibi yutturmaya çalıştıklarından herkesi kendileri gibi görseler de gazetecilik kesinlikle dalkavukluk değildir. Dün övülenin bugün yerilmeyeceği gibi bir kural yoktur… Zaten çağdaş dünyada parti gazeteciliği herhalde birkaç diktatörlük, geri kalmış ülke ve Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’nde kaldı. Hem partide görevli olacaksın, hem parti gazetesinde çalışacaksın, bir de basın hürriyetine, basın temel ilkelerine bağlı kaldığını iddia edeceksin ve de sirkatin yetmezmiş hayatları boyunca gazetecilik haricinde iş tutmayanlara, basın dışı hiçbir geliri olmayanlara çamur atacaksın…

Vatandaş kendini bilir, benim adını söyleyerek reklamını yapmamın gereği yok. Evet ben “KKTC’ciyim”, evet ben kesinlikle “Denktaş’ın arkasından yürüyen takımdan”ım ama hiçbir zaman bir siyasi parti ile bırak göbek bağını en ufak temasım olmadı. Anlamayacağından eminim ama söyleyeyim, ben yazı işleri müdürü olduğum zaman 90 dernekten oluşan bir federasyonun genel saymanı idim ve bir sonraki dönem başkanlık için en kuvvetli adaydım. Ancak “çıkar ilişkisi olmaz” ilkesi dolayısıyla yazı işleri müdürü olunca federasyondaki görevimden hemen istifa ettim.

Kısaca, bana gazetecilikten, meslek etiğinden falan bahsedebilmek için önce kırk fırın ekmek yemen lazım arkadaşım.
Bu haber 236 defa okunmuştur

:

:

:

: