Tanınmak veya tanınmak…

Dikkat ettiniz mi? Son günlerde eskiye oranla çok daha sık “Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’nin tanınmasını talep etmenin zamanı geldi” minvalinde demeçler verilmeye başlandı.
Dikkat ettiniz mi? Son günlerde eskiye oranla çok daha sık “Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’nin tanınmasını talep etmenin zamanı geldi” minvalinde demeçler verilmeye başlandı.

Niye bugün? Niye dün veya evvelki gün değil de bugün tanınma istemenin zamanı geldi?

Ne oldu yani?
Çözüm olmadı; görüşme süreci çöktü; artık KKTC’ye tanınma talep etmenin zamanı geldi? Öyle mi?

Hadi canım sende!
Kimse, kimseyle dalga geçmesin.
Ne dün, ne bir önceki gün, ne de 1974’de, 1975’de… Ne de bugün…
Hiçbir gün KKTC’nin tanınmasını istemedi ki Ankara hükümetleri…
Yok… Yok… Yanlış anlamadınız!
Ankara hükümetleri kendine bağımlı; ipi ellerinde olan; günü kurtarmak haricinde icraatı olmayan yerel yönetime haiz bir kuzey Kıbrıs istedi hep…

Ne onduran ne de donduran bir ana oldu hep.
Sonra, bir şeyler değişti.
Kıbrıs sorunundan artık kurtulma zamanı geldi…
Ama nasıl?

2002 dönüm yılı oldu. Sadece Adalet ve Kalkınma Partisi’nin Türkiye’de iktidara gelmesi değildi mesele. Uluslararası konjektür değişmiş, global oyun kurucuları 2001’in o melun 9 Eylül saldırılarıyla çöken Sovyet imparatorluğu yerine ikame ettiği yeni düşman radikal İslam ile savaşta aktif görev alacak “ılımlı İslam” ülkesi Türkiye’ye ihtiyaç duymaktaydı…

2002-2004 Annan Planı sürecini bir de bu gözle değerlendirebilir misiniz? Ne kadar uğraşmıştı AKP hükümeti her şart altında Kıbrıs sorununu “çözmeye”; ne baskılar yapmıştı rahmetli Kurucu Cumhurbaşkanımız Rauf R. Denktaş’a?

Ne oldu?
Kıbrıs Türk halkı çözüme inandı. Verilen sözlerin tutulacağına inandı. O reklam broşürlerinden kesilen ev resimlerine, parlak vaatlere kandı. Sandığa gitti, muazzam bir sesle “Rumlarla özveriye dayalı barışa, iki bölgeli, iki halklı, federal çözüme ve AB üyeliğine evet” diye haykırdı.

Rum tarafında ne oldu? “Türklere, Türklerle ortaklığa, güç paylaşımına, özveriye, devleti Kıbrıs Türkleriyle paylaşmaya hayır” cevabı çıktı.
Dünya ne yaptı? AB ne yaptı? Bir gün önce verilen “Sizi açıkta, soğukta bırakmayız. Rumlar kabul etmese de dünya ile entegrasyonunuzu sağlarız” diyenler yok oldular, “Rumlar çözüme niyet edinceye kadar elimi uzatmaya devam edeceğim” aymazlığını alkışlayıp, Kıbrıs Türk halkına “avucunu yalamaya devam et yavrucuğum” diyiverdiler…

Başka ne diyeceklerdi? Kuzey Kıbrıs’ta surata 24 Nisan sabahı yenilen tokada rağmen, “seni istemiyorum, sen ancak bana yama olursun, bana azınlık olursun işte o kadar” diyen Rum mentalitesinden barış dilenmeyi kendine yedirebilen bir yönetim varken, “yok olmaz, artık sizin hakkınız tanınma istemek” mi denilecekti?

Aman efendim, Türk tarafı hata yapmış, Annan Planı’nın ikinci versiyonu kabul edilse imiş, beşinci versiyona kadar direnilmese imiş Rumnlar da evet diyecek, çözüm olacakmış… Ne hikaye ama! Sanki çocuk aldatıyor birileri.
Kardeşim Kıbrıs Rumu çözüm istemiyor. Dün de istemiyordu, bugün de istemiyor. İstediği zamanında Tasos Papadopulos’un diğerlerinden farklı olarak mertçe ortaya koyduğu… Ne? Kıbrıs Türkünün Kıbrıs “milleti” içerisinde osmosis ile yok olması, tüm adanın tek Helen milleti olması…

İyi de, koca Orta Doğu’da ağabeyi olma görevi biçilen, ılımlı Islam ile demokrasinin birlikte var olabileceği örneğini dünyaya sunan Türkiye’nin kendi arka bahçesi Kıbrıs’ta, toplam nüfusun bir milyonu zar zor bulduğu bu adacıkta sorunu halledemiyor ise, bölgede nasıl ağabey olacak, bölge sorunlarına nasıl çözüm üretebilecek?

Kıbrıs sorunu çözülmeli…
Nasıl?
Ya federal çözüm, ya da…
Ya da?

İşte sorun orda… Avrupa Birliği bakanı ve baş müzakereci Egemen Bağış’a fazla yüklendi herkes “ilhak da çözüm opsiyonları arasında” dedi diye.
Yazdım birkaç hafta önce uzun uzun. İlhak Türkiye’nin stratejik çıkarına aykırı. Türkiye ya federasyon, konfederasyon ya da iki ayrı devlet içeren ama her halükarda görüşmelerle ulaşılacak ve iki tarafın rızasıyla oluşacak çözüm derdinde…

Niye öyle?
Çünkü adanın tümünde veya bir bölümünde hasım yönetim olması olabileceğin en kötüsüdür. Öyle bir durum Türkiye stratejik çıkarlarına aykırı olur. Dünya stratejik dengelerine aykırı olur.

Eeee, öyleyse KKTC’yi tanıtalım!
Canım kardeşim, anlatamadım herhalde, KKTC tanınır ise mevcut durum legal durum olmaz. Yani “status quo” evirilip “de juro” olmaz. Ne olur, “status quo” sadece yeni bir isim alır, mevcut durum devam eder. Hatırlayın, “Otonom Devlet” vardı, “Federe Devlet” vardı şimdi de KKTC var… Yarın ister KKTC olsun ister başka bir şey, ne fark eder iki tarafın kabulüyle yeni bir düzenleme yapılamamış ise?

Dolayısıyla, bakmayın siz KKTC’nin tanınması zamanı geldi sözlerine. KKTC liderleri bunu elbette isteyerek, arzulayarak söylüyorlar, ama Türkiye buna asla izin vermez…

Niye?
İzah ettik ya, öncelikle tanınma Rum tarafıyla veya AB ile veya her ikisiyle mevcut sorunları çözmez, artırır. Adanın bir bölümünde hasım yönetim devam eder. Türkiye’nin Akdeniz kıyı güvenliği veya Batı Dünyası enerji musluğunun güvenliği teorik açıdan da olsa tehdit altında olmaya devam eder.

Sonuç, ne Ankara ister, ne Batı izin verir…
Eeee…? Bağımsızlığımızın, devletimizin tanınması geldi edebiyatıyla biz sadece kendi kendimizi avuturuz… Hepsi o kadar!

Durum ne zaman değişir? İki olasılık var, 1- Ankara’da böyle bir adımın atılmasının faturasını ödeyebilecek güçte veya çılgınlıkta bir hükümet olduğu zaman; 2- Olur ya Kıbrıs’ta gaz, petrol ve sair Batı için gerçekten büyük bir enerji kaynağı bulunması ve o kaynağın güvenliği nedeniyle veya bir başka nedenle adada çözümün Batı açısından elzem olması durumunda dayatılacak bir barış anlaşmasıyla…

Kısaca, ölme eşeğim ölme, yakında yağmur yağar, çimen çıkar…
Bu haber 225 defa okunmuştur

:

:

:

: