Gökçeada’ya merhaba…

Aylardan nisan… Bahar kokusu her yanı sarmışken yolculuğa çıkıyorum. Bir adadan başka bir adaya… Öyle sevinçliyim ki… Kıbrıs’tan Gökçeada’ya…
Aylardan nisan… Bahar kokusu her yanı sarmışken yolculuğa çıkıyorum. Bir adadan başka bir adaya… Öyle sevinçliyim ki… Kıbrıs’tan Gökçeada’ya…

Merak edip ararsanız, ya da zaten yerini biliyorsanız bile, Gökçeada hakkında eminim bilmediğiniz şeyler de vardır. Örneğin, Türkiye’ye ait iki adadan büyük olanı. Küçük olan Bozcaada… Tatillerde her İstanbullu’nun soluğu orada aldığı ada… Şaraplarıyla ve bakir kıyılarıyla ünlü…

Gelelim Gökçeada’ya… Türkiye’nin en batı ucu… Ege denizinde. Saroz Körfezi açıklarında… Benim çocukluğumda İMROZ adıyla bilinirdi. Sanırım ortaokul son sınıfta gidip görmüştüm adayı… Tekrar da gitme fırsatım olmadı.

Uçakla İstanbul’a kadar gidiyorum. Ablamda iki gün kalıp yoluma devam ediyorum. Aslında otobüs yolculukları bana göre değil, ben rahatsız oluyorum. Gerçi deniz de tutuyor ya, yine de yapacak bir şey yok... Gülü seven dikenine katlanır derler ya, aynen öyle… Edebiyatın, şiirin hatırına bu yolculuklara katlanıyorum. Keşke Richard Bach gibi bir tane uçağım olsaydı… Biliyorsunuz ben Çanakkaleliyim. Bu yollara alışmış olmam gerek ama yine de olmuyor işte. Yılda en az iki kez ailemi ziyarete geliyorum.

İstanbul- Eceabat arası altı saat sürüyor. Trafik yoğunluğu yaşanırsa, bu süre biraz daha uzuyor. Trakya’yı Marmara denizi boyunca kat ediyorsunuz, yemyeşil tarlalar arasından. Hele yazsa her taraf ayçiçeği tarlalarıyla süslenmiş oluyor. Tam bir doğa harikası gerçekten. İstanbul- Tekirdağ- Keşan- Gelibolu- Eceabat güzergahı kullanılıyor. Denizi bir görüp bir kaybediyorsunuz. Neyse ki yollar çift şerit olmuş. Eceabat’tan her yarım saatte bir Kabatepe’ye dolmuş var. Kabatepe, Gelibolu yarımadasının Ege Denizine bakan tarafında… Limanı var ve siz feribotla adaya geçiyorsunuz.

Etkinliğimiz KIBATEK (Kıbrıs- Balkanlar- Irak- Avrasya Türk Edebiyatları Kurumu) ve Çanakkale’de faaliyetlerini sürdüren Akademi Şiir Ailesi Kültür ve Edebiyat Derneği’nin ortaklaşa hazırladığı 2. Etkinlik… Akademi Şiir’in Başkanı sevgili arkadaşımız Mustafa Berçin… Geçen yıl Bosna etkinliğinde o da vardı. Organizasyon o kadar iyi hazırlanmış ki, ben ayrı geldiğim halde Eceabat iskelesinde beni bekleyen Ali Osman’ı beni bekler buluyorum. Telefon trafiği yaşanıyor. Geldiğim anında bildiriliyor. Eceabat’tan Kabatepe’ye on beş dakikada varıyoruz. Grupta toplam 30 kişi varız sanırım.

Deniz masmavi, hava da durgun. Yolculuğumuzun iki buçuk saat kadar süreceğini öğreniyorum. Yine de ben, gemi demir aldığında güvertede olacağım. Gemiye biner binmez, önceden tanış olduklarımızla kucaklaşıyoruz. Bazılarını birkaç yıldır görmemişim, hasret gideriyoruz. Ülkelerden katılan yeni yüzler var. Onlarla tanıştırılıyorum. Serdar, Mustafa Beyin sağ kolu… Her şeyi tekrar tekrar kontrol edip bilgilendiriyor. Mustafa Beyin eşi Ayşe Hanım da aramızda… Onlar ev sahipliği yapıyorlar. Kıbatek Başkanı Mevlüt Kaplan, kurucu başkan Feyyaz Sağlam, Kerkük’ten (Irak) Şemsettin Kuzeci var. Ankara’dan Kıbrıs Türk Kültür Derneği Genel Başk. Yard. Erol Ekenleroğlu da bizimle… Onlar sağ olsunlar bizi her etkinlikte gönülden destekliyorlar. Maddi manevi her konuda yardımımıza koşuyorlar.

İran, Bosna, Arnavutluk, Kırgızistan, Bulgaristan, Gürcistan, Romanya, Azerbaycan’dan katılan arkadaşlarımı tanımıyorum. Bizler her etkinliğe aynı kişilerle katılmayız zaten. Doğal olarak da çevremiz inanılmaz genişler. Şiirlerimiz bu dostlarımız aracılığı ile çeşitli dillere çevrilir, başka ülkelerin dergi ve gazetelerinde hayat bulur.

Nihayet adaya varıyoruz. Gökçeada Belediyesi Basın ve Halkla İlişkiler Sorumlusu Gökçe Bey, bizi ekibiyle karşılıyor. Otobüsle sahilden 15 dakikalık mesafede olan merkeze varıyoruz. Otelimize yerleşiyoruz. Ada’nın merkezi kalabalık… Sokaklar cıvıl cıvıl… Aslında adalar ve insanları birbirine çok benziyor. Sokaklar biraz balık, biraz kekik kokuyor… Sizler de biliyorsunuz, Gökçeada’da da Türkler ve Rumlar karışık olarak yaşıyorlardı. Benim çocukluğumda Rum nüfus daha fazlaydı. Ancak gençlerin okuma ve iş amaçlı gidişleriyle, bugün tek tük kalan yaşlılar var. Zaten aldığımız bilgilere göre Bademli, Tepeköy, Zeytinli ve Dereköy kentsel sit alanı ilan edilerek koruma altına alınmış. Evler bomboş… Buralardaki yerleşim yerleri, yüzyıllar öncesine dayanıyor. Tıpkı bizde olduğu gibi, bu köyler, korsan saldırılarından korunmak amacıyla yüksek tepelere ve denizden uzak bölgelere kurulduklarından etkileyici manzaralara sahipler… Elbette bu bilgileri ertesi gün yaptığımız ada turunda öğreniyorum. Sabahtan neredeyse akşama kadar, tüm adayı, göletleri, köyleri geziyoruz. Halkın ifadesine göre, yazın ada nüfusu neredeyse on katına çıkıyormuş.

Yemek yiyip dinleniyoruz. Belediye Başkan Yrd. Dursun Atmaca’yı ve Gökçeada Kaymakamı Kamuran Taşbilek’i makamlarında ziyaret ediyoruz. Etkinliğin ev sahibi Gökçeada Belediyesi…Ben KKTC bayrağı, özel tanıtım tabakları ve broşürlerle kitaplarımı sunuyorum. Elbette her arkadaşım, ülkesini ve kendisini tanıtan kısa bir konuşma yapıyor. Geçen yıl da benzeri etkinlik yapıldığından, görevliler son derece ilgili ve sıcak davranıyor. Kapılarda karşılanıyoruz. Bir arada olmanın mutluluğu gözlerden ve yüzlerden okunuyor.

Akşam ilk etkinliğimiz, adanın merkezinde yer alan Öğretmen Okulu’nda… Okulun yatılı öğrencileri de dinleyenler arasında yerlerini alıyor. Akademi Şiir Ailesi Başkanı Mustafa Berçin ve ekibinin sürprizleri inanılmaz güzel. Salona girmeden duvarlarda her şair için ayrı ayrı hazırlanmış renkli posterler üzerinde yaşam öykülerimiz ve bir şiirimiz yer alıyor. Öyle hoş olmuşlar ki, çocuklar gibi seviniyoruz. Salonda da kocaman perdede sıralı olarak fotoğraflarımız gösteriliyor. Şiir okuma sırası gelenin portresi, onunla birlikte kalıyor. İlgi çok ve içten… Akşam yemeklerimiz otelin yanındaki lokantada… Dumanı tüten çorbalar… Kebaplar… Tatlılar… Canınız ne isterse o, anında hazırlanıyor… Yok yok yani… Günün yorgunluğu ile odalarımıza çekiliyoruz. Yarın sabah biraz geç kalkabiliriz. İyice dinleniyoruz.

Sabah otelde kahvaltıya inen herkes daha dinç… Dünden bugüne birbirimize daha yakınız. Herkes farklı birini tanıma gayretinde… İsimlerimizi öğrenmişiz bile. Ailelerimiz, işimiz, çocuklarımız… Neşe içinde sohbetler koyulaşıyor… Otobüse binip ada turuna başlıyoruz. Köyler birbirine çok yakın… Hemen hemen boş gibi… Bir köyde sakızlı muhallebi yiyoruz. Bir başka yerde kahve içiyoruz. Adanın en batı ucu İnce Burun… Buraya Gizli Liman da diyorlar. Deniz aynı bizim Karpaz’daki gibi masmavi, tertemiz… El değmemiş sanki… Taşlar, midye kabukları topluyoruz. Gençler ayaklarını denize sokuyor. Çocuklar gibi mutluyuz… Bir başka yerde, tepeden görüyoruz Yunanistan kıyılarını… Özellikle küçük vadilerde meyve ağaçları, asmalar ve bol bol zeytin ağacı var. Keçi ve koyunlar kendi hallerinde otluyor. Adada organik tarım yapılıyor. Bu proje 2002 yılında hayata geçirilmiş. Organik zeytinyağı, katkısız çam ve kekik balı, sabun satışı yapılıyor. Ayrıca peynir çeşitleri var. Elbette şarabı unutmamak gerekiyor. Hemen her köyde mutlaka bir şarap evi var. Hatta Bir de meşhur EFİBADEM denilen un kurabiyesi pek meşhur… Adını Madam EFi’den alan bir tatlı bu… Bir de bizde de sanırım benzer adı olan CİCİRYA… Keçi peyniriyle yapılan hamur işi… Bunu tatmadım, bilmiyorum ama tarife göre bizde de benzer bir tatlı var… Bir başka özellikli reçel de domates reçeli… Bizde yapılan kabak ya da karpuz macunu gibi bir tür reçel…

Benzerlikler beni şaşırtıyor ama bir o kadar da seviniyorum. Ada mutfağı, Ege mutfağı ile aynı… Sebzeler ve balık, ahtapot, yengeç, istakoz… Özellikle yaza hazırlanan sahil lokantaları görüyoruz. Boyanıyor, tamir ediliyor, çiçeklendiriliyor. Aslında adayı yazın görmek daha keyiflidir, diye düşünüyorum.

Gezi sırasında küçük havaalanını da görüyoruz. Yaz aylarında İstanbul’dan haftada iki gün uçak seferi varmış. Tam bana göre diye düşünüyorum. Köylerdeki küçük oteller de henüz kapalı. Kiliseler ve çan kuleleri bakımlı. Atatürk Büstü, cami avlusu ve kilise neredeyse iç içe… İşte evrensel barış ve hoşgörü ancak böyle sağlanabilir…

Unutmadan eklemek istediğim bir bilgi daha var. O da Gökçeada’da 1999 yılında milli park ilan edilen alan, Türkiye’nin ilk Sualtı Parkı ünvanını taşıyor. Adanın kuzeydoğusunda, Kaleköy ile Kuzulimanı arasında yer alıyor. Ayrıca dalış alanları ve rüzgar sörfü yapılabilen yerleri de var.

Otele dönüyoruz. Bayağı yorulmuşuz. Duş alıp dinleniyoruz. Bu gece de ÇOMÜ (Çanakkale Onsekiz Mart Üniversitesi)ye ait çok amaçlı salonda etkinliğimiz daha var. Burası daha modern, daha şık bir salon… Aslında mekan çok da önemli değil. Sonuçta oraya hayat veren gelen insanlar… Gece bitiminde hepimiz yorgun ama çoook mutluyuz. Üzerimize düşen görev ve sorumlulukları yerine getirmenin gönül rahatlığı var… Yemek sonrası koyulaşan sohbetler, kimse ayrılmak istemiyor. Hep öyle olur zaten… Biraz daha konuşmak, biraz daha paylaşmak adınadır her şey… Kümeler halinde toplanılmış, şiirler okunuyor. Biri bırakıyor, diğeri başlıyor. Son gece… Nasıl da hüzünlü oluyor… Sanki yıllardır tanışılıyormuş gibi… İçten, sıcacık kaynaşmalar… Takılmalar, şakalar… Gençler o kadar güzel davranıyorlar ki! Hepsi gözümüzün içine bakıyor. Bir isteğimiz mi var, anında yerine getiriliyor. Özellikle Bosnalı EEM TALU benim favorim… Gece Bosna’da yazdığım şiiri okuyorum, oradaki anılarımı paylaşıyprum onunla…

Adresler, telefonlar alınıyor, kitaplar imzalanıyor. Sabah erken kalkmak yok. Her birimizi uzun yolculuklar bekliyor.Geceden valizler hazırlanıyor. Sabah kahvaltı sonrası, 12 de iskelede olmalıyız.

Belediye başkanı, görevliler, elbette Gökçe ve Akademi Şiir tam kadro bizimle… Feribotun gelmesini bekliyoruz. Onlara o kadar alıştık ki… Sanki hep yanımızdaymışlar gibi… Hepsini özleyeceğiz. Gemide vedalaşmalar sürüyor. Ben yine güvertedeyim. Bu kez deniz dalgalı. Hava güneşli ama rüzgar ve soğuk var… İki buçuk saatlik deniz yolu işkenceye dönüyor. Gözüm kimseyi görmüyor. Neyse Eceabat’ta yollarımız ayrılıyor. Grup Çanakkale’ye geçecek. Bense İstanbul’a doğru yola çıkacağım. Neyse ki otobüsün kalkmasına bir saat var. Elimi yüzümü yıkayıp yemek yiyorum. Sahilde bir kafede kahvemi de içince kendime geliyorum. Artık yola devam edebilirim.

Bir yolculuk serüveni, bir şiir dostluğu da böylece noktalanmış oluyor. Başka limanlara yelken açarak sanata ve güzelliklere doğru yol alıyoruz. Tanrı iyilikler ve sağlık versin de daha nicelerine katılabileyim…
Bu haber 267 defa okunmuştur

:

:

:

: