Bu oyun biter mi?

Artık herkes öğrendi. Daha önceki diğer süreçler gibi yanlış başlayan, yanlış devam eden “Kıbrıslılar tarafından Kıbrıs için” veya “doğrudan görüşmeler” veya adına ne derseniz deyin son süreç de başarısız oldu.
Artık herkes öğrendi. Daha önceki diğer süreçler gibi yanlış başlayan, yanlış devam eden “Kıbrıslılar tarafından Kıbrıs için” veya “doğrudan görüşmeler” veya adına ne derseniz deyin son süreç de başarısız oldu.

Birleşmiş Milletler Genel Sekreterinin Kıbrıs özel danışmanı Aleksander Downer uğraştı. 15 gün iki tarafla mekik diplomasisi yaptı. Kıbrıs Türk tarafına zokayı bir kez daha yutturmaya uğraştı; bu sefer (en azından şu ana kadar) yemedi. Kıbrıs Türk tarafı “Maç bitti kardeşim, uzatmaları da oynadık. Ya penaltı atışlarına gidelim, ya da oyun bitti diye ilan et…” der gibi sürecin kısmen liderler çoğunlukla da özel temsilciler ve teknik ekipler seviyelerinde Rum tarafının AB dönem başkanlığı ve güneydeki 2013 Şubat başkanlık seçimleri sonrasına kadar “görüşür gibi” yapılarak ötelenmesine “Hayır” demese de “Evet” demedi.

Elden daha ötesi gelebilir mi? Bence gelir de, ne demişler bekâra boşanmak kolaymış… İsrail ile her gün ağız dalaşı yapan, Müslüman dünyasında yeni Osmanlıcı liderlik hayalleriyle yanıp kavrulan Türkiye iktidarı bile ABD ve NATO baskılarıyla, İran’a karşı yerleştirileceği, İsrail’in savunması gereği olduğu sağır sultana bile malum olan Malatya radar üssünü kabul etmek zorunda kalmadı mı?
ABD Kıbrıs görüşme sürecinin devam etmesini istiyor. İngiltere de aynen… Bu görüşmeler sonuç vermeyecek olsa bile sürmeli görüşünde. AB zaten bit halt bilmiyor, ABD rüzgârı ne taraftan eserse, Almanya ve Fransa’nın günlük siyaseti neyi gerektiriyorsa onu söylüyor. Tabii çözüm yoksa en azından görüşmeler sürmeli sanki bir gün çözülecekmiş gibi bir beklenti beslenilmeli… Niye ABD, İngiltere süreç sürmeli diyor diye sormayın, istiyorlar işte. Yeteri kadar sorun var, Kıbrıs görüşmeleri kesilirse al sana ilave gerginlik nedeni. Hâlbuki görüşmelerin sürmesi Türkiye-AB ilişkilerini, Türkiye-Batı ilişkilerini falan kontrol altında tutma imkânı veriyor…
Esasında Downer daha bel kemikli bir diplomat olsaydı, siyasetçi kimliğinden soyunabilseydi durum belki biraz değişik olurdu. İlk kez Rum tarafının maskesi bu kadar net düşürülmüş, çözüm istemediği, zamana oynadığı net olarak ortaya konmuş; Rum tarafı açısından meselenin adada iki halkın siyasi ortaklığına dayalı bir çözüm yerine bir şekilde Kıbrıs Cumhuriyeti’ne Kıbrıs Türklerinin yama edilmesi arzusunun çözümü engellediği açıkça ortaya çıkmıştı…
Ama, kapalı kapılar ardında bu gerçeği gördüğünü kabul ve beyan eden Downer, New York’ta başka, Atina’da başka, Ankara’da Başka, Lefkoşa’da başka ve hele Brüksel ve diğer AB platformlarında bambaşka ama her zaman nalıncı keseri gibi “hep bana Rab bana” yaklaşımıyla konuşması sürece kesinlikle ciddi çomak soktu.
Niye böyle davrandı Downer? Suçlamayalım, onun yerinde başka bir siyasetçi olsaydı büyük olasılıkla o da öyle davranacaktı… Sadece kendi imajını koruma gayreti içerisinde oldu; başarısızlık olasılığını en baştan birileri üzerine yıkma gayreti içerisine girdi.
Yani, en baştan başarısız olacağını biliyordu ve süreç boyunca da hep faturayı kendi dışındaki birilerine kesme gayreti içerisinde oldu.
Kurtarabildi mi kendisini? Maalesef… Ne o kendisini başarısızlığın altından çıkarabildi ne de o çok koruduğu, kolladığı Demetris Hristofyas. Downer’in görevinin yakın gelecekte sona ereceği konuşulmakta şimdi.
Hristofyas?
İddialara göre, ki Rum tarafındaki kulağı derin sesleri duyabilen kaynaklarımız da öyle diyor, Hristofyas yoldaş havlu atmış, AKEL’e “ben aday değilim” demiş… Yoksa “Aday olma” diye ciddi ikazlarda bulunan AKEL politbürosu tavsiyesine mi uydu demeliydim?
Ama kimse hayallere kapılmasın…
Öyle “Bu iş tamam… Süreç sona erdi. Rumlar yüzünden başarısız olundu. Biz önceden söylemiştik 1 Temmuz’dan sonra hiçbir şey aynı olmayacak diye… Şimdi yeni dönem başladı; artık KKTC’nin tanınmasını talep zamanıdır” beklentisine falan girilmesin.
Dedik, Ankara’da efe çok olabilir. Yeni Osmanlıcılık özlemleri yürekleri kavurabilir. Ama, Halep oradaysa arşın da buradadır. Kimse boyunun ölçüsünü unutarak iş yapamaz. Yaparsa ne olur? Her gün İsrail’e küfrederken Malatya’ya İsrail’i koruyan üsse “evet” demek durumunda kalır, karın ağrıları çeker, itibarı beş paralık olur.
KKTC’nin tanınmasının önündeki engel BM Güvenlik Konseyi kararları değil. Kimse kimseyi aldatmasın. O kararlar “tavsiye” niteliğinde. KKTC tanınmıyor çünkü uluslararası siyaset arenasının oyun kurucuları KKTC’ye ve Türkiye’ye öyle bir oyun öngörmediler. Üstelik 1975’den bu yana ne Türkiye ne de Kıbrıs Türk yönetimleri (hangi isim altında olursa olsun) tanınma talebinde bulunmadılar. Dahası Kıbrıs Türk devletini tanıma gafletinde bulunan veya niyetlenen (Pakistan, Bangladeş ve sair) dostlara da “Aman ha, biz Kıbrıs sorununu çözmek için uğraşıyoruz… Bu adım (otonom devlet ilanı, federe devlet kurulması veya KKTC) da Rumları gayrete getirmek, görüşme pozisyonumuzu güçlendirmek için atıldı. Aman ha tanımayın” mesajlarıyla refüze edildi.
Niye? Çünkü Kıbrıs Türk devletinin tanınmasının faturası Türkiye’ye ağır olabilir korkusu var.
Şimdi, Ankara’da böyle korkuları, endişeleri olmayan, doğabilecek faturayı ödemeye niyetli bir hükümet var mı?
Cevabı göreceğiz. Eğer var ise Kıbrıs Türk tarafı ve Türkiye görüşme sürecinin bazı geçici formüllerle sürüncemeye bırakılmasını, sanki devam ediyormuş gibi 2013 ilkbaharına kadar can çekişmesini kabul etmeyecek. Öyle bir hükümet yoksa durum “aynı han, aynı hamam, tellak bile aynı” ise bağırılıp çağrılacak, tribünlere oynanacak, halk yine sanki bir şey olmuş gibi aldatılacak ve kervan yürüyecek, 1968’den bu yana hep bir şekilde biten, başlayan süreç yeni başlangıçlara doğru evirilip gidecek…
Sizce ne olacak? Bu oyun biter mi sizce?
Yapılacak hiçbir şey yok mu? Doğrusu bence var… Belki Ankara artık adada “çifte tanıma” dönemine geçilmesinin zamanı geldiğine karar verir; bir sonraki sürecin çifte tanımanın görüşülmesi üzerine kurulmasını “uluslararası oyun kurucuları” ile görüşmeye başlar. Unutmayın, demiştim, Türkiye için adada iki ayrı devlet bile “görüşmelerle” ve “karşılıklı rıza ile” olabilecek bir durum.
Olmaz… Olmaz demeyin… Önemli olan olabilir hale getirmek için ne fatura ödeneceği ve Türkiye’nin o faturayı ödemeye istekli ve muktedir olup olmayacağı…

Not: Kızım Cansu ile Miran Djordjevic’in Amsterdam’da 28 Nisan günü evlenmeleri dolayısıyla gerek telefon ederek, gerekse elektronik mesajları ile bizlerle olan tüm dostlara teşekkür ederim.
Bu haber 254 defa okunmuştur

:

:

:

: