Merhaba Moskova-2-

Moskova Havaalanında Ahıska Türkleri Vatan Cemiyetinden arkadaşlar tarafından karşılanıyoruz.
MOSKOVA

Moskova Havaalanında Ahıska Türkleri Vatan Cemiyetinden arkadaşlar tarafından karşılanıyoruz. Hava biraz serin ve kapalı. Aslında ben daha soğuk bir havayla karşılaşacağımı düşünmüştüm. Neredeyse bir saate yakın bir yolculuk yapıyoruz. Pencereden çevreyi seyrediyorum. Her taraf yemyeşil… Yüksek ağaçlarla kaplı. En çok da bu ağaçların hangisinin kayın olduğunu merak ediyoruz. Kulaklarımda NAZIM HİKMET’in Karlı kayın ormanı… dizeleri çınlıyor. Kışın ağaçların görüntüsü, kim bilir ne kadar güzel olur. Yüksek binalar aynı stilde yapılmış. Gösterişten uzak gibi ama bir o kadar da görkemli… Kocaman parklar, çiçeklerle bezeli süs havuzları…

Geniş caddelerde büyük bir düzen göze çarpıyor, akan araba trafiğine karşın klakson sesi duyulmuyor. Geniş caddenin tanımı şöyle bir şey… 50-60 metre genişliğinde caddeler… Trafik altı gidiş- altı geliş olarak akıyor… Bazı yerlerde üç şerit aynı şekilde… Ortada ayırıcı refüj filan da yok. Herkes kurallara harfiyen uyuyor.

Ahıska Türkleri Moskova Vatan Cemiyeti Başkanı Cavit ALİYEV de bize eşlik ediyor.Yolumuzun üzerinde Moskova Türk Büyükelçiliği var. Orada duruyoruz. Hemen içeri alınıyoruz. Büyükelçi yok ama 1. Konsolos Ceren Yazgan ETİZ ve kültür müsteşarı Turhan Dilmaç bizi kabul ediyor. Yönetim Kurulu, Moskova etkinliğimiz hakkında bilgi veriyor. Çok yoğun bir programları olmasına rağmen, etkinliğimize katılmaya söz veriyorlar. İnsan yabancı bir ülkede kendini daha bir güvende hissediyor.

Dışarı çıkıyoruz, hafiften yağmur çiselemeye başlamış. Arabaya binip yola devam ediyoruz. Vakit erken olduğundan ( Odalara giriş saat ikideymiş.) otele gitmeden önce biraz çevreyi göreceğiz. Rusya’yı gezdikçe kendine özgü yapı üslubunu daha iyi kavrayacağım. Her ülke bu açıdan birbirine hiç benzemiyor. İyi bir gezginseniz bunu hemen öğreniyorsunuz. Farklı iklimler, farklı coğrafyalar elbette farklı insanlar yaratıyor.

Moskov Nehri hayat veriyor şehre… Sanki her şey nehrin gidişine uydurulmuş. Deniz olmayan yerler hep böyledir zaten. Uçaktan şehri seyrederken en çok dikkatimi çeken şey, nehirlerin ve göllerin boz bulanık rengi oldu… Kahverengi bir su… Yıllar önce okyanusu görünce de böyle bir hayal kırıklığı yaşamıştım. Elbette biz, mavi- yeşil berrak sulara ve denizlere alışmışız…

Çevrede tarihi binaları geziyoruz. Burası bir müze. Kale kapısı gibi bir girişi var. Kocaman avluda birden çok bina var. Bizim gibi turistlere rastlıyoruz. Bir yerde nehir karşımıza çıkıyor hemen. Kenarına kadar inip bakıyoruz, gerçekten dipteki taşlar görünüyor ama onlar da koyu bir kahverenginde… Bahçede hediyelik eşya ve yiyecek- içecek satan seyyar büfeler var. Burayı gezerken en çok dikkatimi çeken şey, öğrenciler… Henüz ilkokula giden öğrenciler, öğretmenleri eşliğinde şehirlerini, tarihi eser ve müzelerini adım adım gezerek öğreniyorlar… Onlar, ülke tanıtımını küçücük yaşlarda öğrenmeye başlıyorlar. Elbette, iyi birer tanıtıcı oluyorlar o zaman…

Yakınlarda bir de cami var, mozaiklerle süslü… Ancak tadilat olduğundan içeri alınmıyoruz. Geniş caddeler çok temiz, trafik çok düzenli… Siz adımınızı attığınız anda trafik duruyor. Yayaya son derece saygılılar… Sanırım kurallara uymayı kendilerine ilke edinmiş bir toplum… Yol yorgunluğu üstüne bu kadar gezme yeter. Saat iki olmuş bile. Yağmur tek tük atıştırmaya başlıyor. Rüzgar da var. Benim gibi Kıbrıs’ın 28 derece sıcaklığından gelen biri için iç ürpertici… Minibüse koşarak giriyoruz. Artık otele gidebiliriz.

Şehrin merkezinde sayılan otelimiz Marco Polo’ya ulaşıyoruz. Dıştan çok sevimli ve şık görünüyor. Kapıda karşılanıyoruz, valizlerimiz alınıyor. Biraz bekleyip odalarımıza çıkıyoruz. Niyetimiz yerleşip biraz dinlendikten sonra çevreyi keşfe çıkmak. Bugün başka bir program yok. Birkaç saat sonra da Ankara grubu bize katılacak. Feyyaz Bey Daştan Beyle birlikte, onları karşılamak için tekrar alana dönecek.

Odam ikinci katta, caddeye bakıyor. Eski bir yapı. Yüksek tavanlı, dikdörtgen pencereli… Kışın çok soğuklarına karşı korumalı… Çevre binalar da neredeyse stil olarak aynı. Loş ışıklar altında karşı apartmanları inceliyorum. Sanki açılan demir kapıdan dışarı Dostoyevski ya da Tolstoy çıkıverecekmiş gibi… Roman kahramanlarını görür gibiyim… Sokaklar tenha… Gizemli… Koltuğunun altına gazetesini sıkıştırmış, pardesülü ve fötr şapkalı bir adam ağır adımlarla yan apartmana giriyor. Otelin altındaki kafede şaraplarını yudumlayıp sohbet eden kadınlı erkekli gruplar var. Yuvarlak masalarda mumlar yanıyor. Bahçe çiçeklerle bezeli… Küçük bir fıskiyeden sular akıyor…

Oda kapım çalınıyor. Adaşım Ayşe… O Bosnalı… Aslında hem Bosnalı, hem Makedonyalı… Hepsinde yaşamış. Mükemmel Boşnakçasıyla yakın dilleri hemen çözüyor, Rusça da dahil… Zaten o bizim çevirmenimiz… Güler yüzlü, açık sözlü… İnsana sağlam yapısıyla güven veriyor. Osmanlı kadını tipi var.
Hiç anlamadığınız bir dili çözmek kolay değil. İşte o noktada sıkıntıya düşüyorsunuz. Neyse ki burada çoğu kişi Türkçe biliyor ve Rus halkı Türkleri seviyor, sempati duyuyor. Bu yönlerini öğrenince de içiniz rahat oluyor elbette.

Omzumuza birer ceket ve şal alarak, Ayşe’yle kısa bir sokak turuna çıkıyoruz. Ara sokaklarda bir manav buluyoruz. Elma ve muz alıyoruz. Burası sanki leylaklar ülkesi… Her sokakta moru, beyazı ve eflatun rengiyle boy vermiş ağaçlar… Alıştığımız kadar kokmuyorlar ama ben onları görmekten çok mutluyum. Nerede yemek yesek diye de bakınıyoruz. Rusya’nın çok pahalı olduğunu öğrenmiştim, özellikle su… Benzin bir dolar ama su da on dolar… Elbette otelde. Dışarıda da onun yarısı veya dörtte biri… Gittiğin yere göre değişiyor… Gecikmeden otele dönüyoruz, elimizdeki poşetleri lobiye bırakıyoruz.

Artık acıktık. Şimdi öğle- akşam yemeği için bir yerler bulmalıyız. Fadıl Ünal, Hasan Devrim ve Ayşe otelden çıkıyoruz. Sora sora Bağdat bulunur derler ya aynen öyle…

Otele yüz veya yüz elli metre mesafede bir lokanta buluyoruz. Süslü demirli kapısı ve çiçekli penceresiyle şirin mi şirin bir yer… Duvarlarda burada yemek yemeye gelenlerin fotoğrafları asılı… Sıcacık görünümlü… Ne yesek derken bir yandan da ne kadar tutar acaba’yı hesaplıyoruz. Fiyatlar fena değil. Et konusunda tereddütlerimiz olduğundan tavuk tercihimizi yineliyoruz durmadan. Pide siparişi veriyoruz, kimimiz de makarna diyor. Yemek üstüne dondurma bile yiyoruz. Ayşe’nin Boşnak böreklerini anmadan edemiyoruz. Olsa da yesek diye şakalaşıyoruz. Güzel bir sohbet sonrası otele dönüyoruz.

Etkinlik için Ankara’dan gelen arkadaşlarımızı lobide buluyoruz. Nursen Özdoğan Kurban’la kucaklaşıyoruz. Gökçeada’da beraberdik. Diğerlerini tanımıyorum, tanıştırılıyoruz. DATÜB Başkan vekili sayın Prof. Dr. İlyas DOĞAN, Yrd. Doç. Dr. Sevil PİRİYEVA ve daha sonra tanıyacağım kişiler…

Onlar da yol yorgunu… Herkes odasına çekiliyor. Burada akşam olmak bilmiyor. Hava kolay kolay kararmıyor. Eh, ne de olsa kuzey kutbuna çok yakınız… Beyaz geceleri Petersburg’ta göreceğiz ama burası da bize göre bayağı aydınlık…

Yarın 19 Mayıs… Atatürk’ün Türk Gençliğine armağan ettiği Gençlik ve Spor Bayramı… Bu tarihi etkinliğimiz için özellikle seçtik. Yarın konakladığımız Marco Polo otelinin konferans salonunda gün boyu, etkinliklerimiz var.

Etkinliğe Rusya, , Türkiye, Azerbaycan, Kazakistan, KKTC Fransa’dan şair- yazar Türkolog, çevirmen ve gazeteciler katıldı. Açılışı ve ödül törenini, TRT televizyonu görüntüledi. 22 Mayıs 2012 de haber bültenleri etkinliğimizin görüntülerini yayınladılar.

AHISKA DAĞLARI
Ahıska dağları başı kar olur
Vatan evladını sever, yar olur
Namert ayak bassa yakar, nar olur
Tırmanamaz düşman, ömrü har olur

Ahıska dağları sisli ve duman
Yüreğimde coşku, kalbimde iman
Yiğitleri merttir, gözü pek yaman
Gelme düşman gelme, bulmazsın aman

Ahıska dağları, mertler yuvası
Yiğitler meskeni, düzü, ovası
Biter mi milletin haklı davası
Vatandır dertlerin derman, devası
Mircevat AHISKALI (Fani Nakışlar, 2010)



MİRCEVAT AHISKALI:
Eski SSCB’ye bağlı Özbekistan’ın Sirderya ili Gülistan Şehrinde 1960 yılında doğdu. İlk ve orta öğrenimini bu şehirde tamamladı. 1978’de kazandığı Ziraat Fakültesini birinci sınıfta terk etti. 1979- 1981 yıllarında askerliğini yaptı. 1982’de başladığı Gülistan Üni. Doğalgaz Fakültesinden 1985’te mezun oldu.

Daha ortaöğrenimi sırasında şiir yazmaya başlayan Mircevat Ahıskalı, 1981 yılından sonra GİZLİDDİN mahlası ile , uzun yıllar kimliğini gizleyerek farklı eserler vermeye başladı. 1989 Fergana faciasından sonra Azerbaycan’a göç eden Mircevat Ahıskalı, burada AHISKALI mahlasıyla 1991- 1997 yılları arasında Oğuzeli ve Yeni Azerbaycan Gazetelerinde şiirlerini yayınladı. 1997’de Türkiye’ye göç eden Ahıskalı, farklı gazete ve dergilerde şiirlerini yayınladı.

Şiir, tiyatro, roman, destan ve hikayeler yazmaya devam ediyor. Eserlerinden bazıları: Fani Nakışlar (şiir), Bir Beyitte Bin Cevher, Gurbetten İniltiler ( roman)…
Bu haber 290 defa okunmuştur

:

:

:

: