Moskova’dan Petersburg’a… ( Rusya Anıları 5 )

Bakıyorum da anlatacaklarım bir türlü bitmiyor. Her defasında yazdıklarımın eksik olduğunu fark ediyorum ama zararı yok, sizleri ayrıntılarla da sıkmak istemiyorum.
Bakıyorum da anlatacaklarım bir türlü bitmiyor. Her defasında yazdıklarımın eksik olduğunu fark ediyorum ama zararı yok, sizleri ayrıntılarla da sıkmak istemiyorum.
Etkinlik sonrası, akşam yemeği için Moskova’ya 50 km. uzaklıktaki bir lokantaya götürülüyoruz. Geçtiğimiz yerlerde muhteşem villalar var. Moskova’nın zenginleri buralarda yaşıyormuş.

Bir kayın ve çam ormanı içinde inanılmaz güzellikte bir alan. Sadece lokanta yok; lokantalar, nikah salonları, düğün salonları, eğlence alanları… Kısacası geniş bir alana yayılmış bir turizm kompleksi… Adı DIŞ OCAK AHISKA RESTORANI… İlk anda dikkat çeken ışıklandırılmış dev bir kazan… Sanki ateşin üstüne oturtulmuş, kocaman bir de kepçesi var. Yüz kişilik bir uzun masa hazırlanmış. O kadar güzel görünüyor ki! Yok yok… Binbir çeşit meyve ve çiçeklerle süslenmiş dev bir masa…
Yemeği KAZIM SULTAN veriyor. Kazım Sultan: Adıgün Rayonu Marelli Köyünden olan, Taşkent vilayeti Ahangoro rayonunda yaşamış, Fergana olayları sırasında Rusya’ya göç etmiş Ahıska Türkü… Yeğeni HAKİM BEY, bizi kapılarda karşılıyor. Yemek sırasında, Ahıska Türklerinin en kalabalık oldukları Rostov’dan gelen Ahıskalı öğrenci ekibi milli oyunlar oynuyor, dans gösterileri sunuyorlar. Müzik ve hareketler, bize Erzurum yöresini, Kafkas oyunlarını hatırlatıyor. Neredeyse tıpatıp aynı… Onlar halay çekerken biz de oyunlarına katılıyoruz.
Tatlı bir gece… Pencereler açık ama yağmur yağıyor. Lokantanın cam tavanından süzülerek akan sular, çiçekler, ağaçlar insana cennetteymiş duygusu veriyor. Her şey kusursuz… Garsonlar et türü yemekler, börekler taşıyor durmadan. Her yemek yöresel…
Gösteri sonrası Ahıskalı şarkıcı Renata İLYASOV, popüler şarkılar söylüyor, beni dansa kaldırıyor. Gözlerinin içi gülen tatlı bir genç… Artık herkes eğleniyor. Gençler hep etrafımızda. Durmadan sorular sorarak bizi daha yakından tanımak istiyorlar. Fotoğraflar çekiyoruz. Otele dönerken çok mutluyuz.
KIZILMEYDAN
Yeni bir gün… Güzel işler başarmanın keyfiyle güne güzel başlıyoruz hepimiz… Kahvaltı sonrası Moskova’yı gezeceğiz. Bugün panaromik Moskova turumuz var. İçimiz rahat, bulunduğumuz şehri doya doya gezebiliriz.
Moskova denince ilk akla gelen elbette KIZIL MEYDAN oluyor. Otelimize 15- 20 dakika mesafede… Gerçekten hayran olmamak elde değil. Bu kadar renkli, bu kadar ilginç binaları daha önce başka bir ülkede görmedim. O kadar çok turist var ki! Hava oldukça sıcak. Oysa bize söylenenler doğrultusunda biz, yanımıza kazak ve kaban türü bir şeyler de almıştık, boşuna taşımışız.
MOSKOV Nehri boyunca belki de kilometrelerce yürüyoruz. Çok yorulduğumu itiraf etmeliyim. Elbette yürümezseniz de her köşe bucağı göremiyorsunuz.Köprüyü geçip kocaman bir alanda çimenlere uzanıp dinleniyoruz. Herkes öyle yapıyor zaten. Çocuklarıyla herkes pikniğe çıkmış gibi…

NAZIM HİKMET…
Üniversite yıllarımızda dilimizden düşürmediğimiz dizelerdi bunlar, tüm yasaklamalara rağmen…
“O mavi gözlü bir devdi
Minnacık bir kadın sevdi
Mini minnacıktı kadın
Rahata acıktı kadın
Yoruldu devin büyük yolunda
Ve elveda! Deyip mavi gözlü deve
Girdi zengin bir cücenin kolunda
Bahçesinde ebruliiii
Hanımeli
Açan eve… “

Moskova dönüşü, Orta Eğitim Öğretmenler Sendikasında hazırlanan “ NAZIM HİKMET’İ ANMA GECESİ” ne katıldım. Konuk olarak davet edilen Hıfzı TOPUZ’u yakından tanıma fırsatı buldum. Milli Mücadele yıllarını anlattığı ÇAMLICA’NIN ÜÇ GÜLÜ kitabını imzalattım.
Sayın Topuz, 1923 doğumlu olmasına karşın belleği son derece güçlü, dinç bir insan… Bize iki saate yakın Nazım Hikmet’i ve onun zor yıllarını anlattı. Bir hafta önce Nazım’ın mezarını görme ayrıcalığını orada daha iyi anladım. Hayatı doğru okumak lazım. Uygun şeyler art arda yaşanıyor aslında…
“ En güzel deniz:
Henüz gidilmemiş olandır…
En güzel çocuk:
Henüz büyümedi…
En güzel günlerimiz:
Henüz yaşamadıklarımız…
Ve sana söylemek istediğim en güzel söz:
Henüz söylememiş olduğum sözdür…”

Moskova denince elbette Nazım Hikmet geliyor insanı aklına… Vatanına hasret girmiş, durmadan fikirleri yüzünden hapse atılmış, izlenmiş, ülkesinden kaçmak zorunda bırakılmış Koca Nazım…
NOVODAVİÇE Mezarlığının görkemli kapısından içeri giriyoruz. Dev bir çiçekçi dükkanı… Kırmızı karanfiller alıyoruz, kocaman bir demet… Nazım’ın mezarı çok kolay bir yerde. Geniş yolu dümdüz gidip sağa dönüyorsunuz… Arkadaşlarımızdan bu mezarlığın sanatçılara, ünlü komutanlara ayrılmış bir yer olduğunu öğreniyoruz. Kimler yok ki! Ünlü komedyen NİKULİN’in mezarını da ziyaret ediyoruz. Daha kimler yok ki! Dansçılar, yazarlar, müzisyenler…
NAZIM, kocaman bir ağacın gölgesinde, siyah mermer üstüne silueti kazınmış olarak son derece asil duruyor. Mezarın ayak ucunda VERA yazan bir mezar taşı… Muhteşem bir duruş… Biz onu anarken, şiirler okurken etrafımızdaki kalabalık artıyor. Türkçe konuştuğumuzu duyan, orada yaşayan Türkler bizimle sohbet ediyor. Kırmızı karanfillerle kaplıyoruz mezarın üstünü… Her birimizin dudakları kıpırdıyor, Fatiha okuyoruz…
Şiirleri geliyor aklımıza… Bu günü bilir gibi söyledikleri…
“ Mutluluğun resmini yapabilir misin Abidin
Hürriyet sözcüğünün resmini ama yalansızını…”

Özgürlüğe, vatana hasret gidişini düşünüyoruz. Haksızlıklar aklımıza geliyor.

“ Ve bizden sonra gelenler
Demir parmaklıklardan değil
Asma bahçelerden seyredecek
Bahar sabahlarını, yaz akşamlarını…”

Umuda sarılışı ne güzel… Yüreğinde bitmek bilmeyen umuda…

“ İnanın:
Güzel günler göreceğiz çocuklar
Güneşli günler
Göre-
ceğiz…
Motorları mavilere süreceğiz çocuklar
Işıklı maviliklere süre-
ceğiz…”

Doğduğu yerlerden uzakta yaşamak zorunda bırakılan bir duygulu yüreğin neler yaşadığını hissetmeye çalışıyorum. O yılların Moskova’sında hayatını sürdürmek zorunda kalışını, anlamaya çalışıyorum. Hayal gücüm iflas ediyor ama…
MOSKOV NEHRİ
Mezarlıktan çıkıyoruz. Sıra gemi turunda… Gemiye binip iki saatlik bir nehir turu yapıyoruz. Yüzlerce köprü var. Daha önce yürüyerek gezdiğimiz dev binalara, eserlere, yemyeşil ve tertemiz alanlara başka bir açıdan bakıyoruz. Manzara muhteşem… Kalabalıklar içinde bile fazla gürültü yok…
Nehrin içinde dev bir denizci heykeli var. Piyotr 1. İn heykeli. Gemi yanında fındık kabuğu kadar kalıyor. Heykelin yüksekliği 98 metre… Rusya Donanmasının 300. Yılı olarak 1997 yılında nehrin ortasına oturtulmuş…
Dönüş yolumuz metro ile oluyor. O da ne! Ben hiç bu kadar baş döndürücü ve dik bir tünel görmedim. 80 metre yerin altından yeryüzüne çıkıyorsunuz. Bunları Ruslar 1800’lü yılların başında yapmışlar. Acaba kaç insanın hayatına mal oldu? Zaten o dev binalar da bana aynı şeyi düşündürttü. Çünkü o yıllarda, teknik bu kadar gelişmemişti.
Trenden inip trene binmekten, yürüyen merdivenlerle yukarı çıkmaktan başımız döndü açıkçası… Bir buçuk saat sonra, gün ışığını görebildik. Tam da ünlü şair ve yazar PUŞKİN’in heykelinin önündeki alana çıktık.
Yorucu bir gün sonrası hemen uyuduk. Sabahleyin bir kez daha Kızıl Meydan’ı görelim, hediyelik eşyalar alalım dedik. Her şey o kadar pahalıydı ki!
Bu gece yarısı trenle Petersburg’a gideceğiz. Akşamüstü yakındaki parkın içindeki minik gölün kıyısına gidip oturuyoruz. Trende bizi hangi şartların beklediğini bilmediğimizden, hazırladığımız sandviçlerle bir güzel karnımızı doyuruyoruz. Güneş batarken yapay göl harika görünüyor. Bizim gibi yüze yakın insan aynı manzarayı başlaşıyor. Kışın donan bu göllerde gençlerin paten yaptığını öğreniyoruz. Isı kışın – 50 dereceye kadar inermiş.
Gece on sıraları otele yürüyoruz. Hazırız. Bizi almaya gelecek aracı bekliyoruz.
Bu haber 314 defa okunmuştur

:

:

:

: