Şam’da Kaysı…

Eskiler ne güzel demişler, ne güzel özetlemişler. “İyisi Şam’da kaysı” deyimi hâşâ Şam’ı küçük görme, horlama anlamında kullanılmış bir laf değil; sadece eski zamanlardaki yokluklarla ilgili bir durum tespiti.
Eskiler ne güzel demişler, ne güzel özetlemişler.
“İyisi Şam’da kaysı” deyimi hâşâ Şam’ı küçük görme, horlama anlamında kullanılmış bir laf değil; sadece eski zamanlardaki yokluklarla ilgili bir durum tespiti.

Eskiden şimdiki gibi Malatya’nın Iğdır’ın kaysısı, Bursa’nın şeftalisi, Kütahya’nın kestanesi, Balıkesir’in Manisa’nın kirazı öyle her yerde bulunmazmış. “İyisi Şam’da kaysı” deyimi de çok beğenilen bir nesne veya gelişme için ne kadar takdir edildiğinin göstergesi olarak kullanılırmış.

Şimdi öyle mi ya? Gerek tarımsal üretim teknolojileri gerekse globalizasyon ve ticaretteki gelişmeler sayesinde her mevsimde her yerde hemen her şey bulunabilinir oldu. Artık ne Arap çöllerinde kayısı bulmak çok büyük başarı veya olağanüstü bir durum, ne de Ağrı dağının tepesindeki bir köyde vatandaşın mebzul Suriye hatta Mekke hurmasıyla orucunu açabilmesi şaşılabilecek bir olağandışlılık.

Hani, hatırlarsanız bir önceki yerel seçimlerde Türkiye’nin “Ustası” Tunceli’yi “alma” derdine düşmüştü de önceki on yılda devletin o ile yaptığı tüm yardımın toplamından fazlasını birkaç ayda akıtmıştı ya oraya… İşte o zamanlar Tunceli’nin gözden ırak, gönülden ırak unutulmuş, yolu, suyu ve hatta elektriği olmayan dağ başı yerleşkelerine hamal sırtında bulaşık makineleri, çamaşır makineleri, buzdolapları dağıtmıştı ya işgüzar bir vali, o kadar bile olağandışı değil bu gün Şam’da kaysı bulmak… Mevcut iç savaş benzeri ortama, yokluğa rağmen hiç de öyle büyük bir olay değil Şam’da kaysı bulmak artık.

Ama “Şam’da akıl” veya “Ankara’da akıl” ve hatta “Batı dünyasında akıl” bulmak derseniz, haklısınız… Ciddi akıl tutulması döneminden geçiyoruz sanki…

Nasıl görülürse görülsün; ne kadar eğip bükülürse bükülsün Cuma günü Suriye’nin bir Türk askeri uçağını kendi hava sahasında veya uluslararası hava sahasında düşürmesi feci sonuçları olabilecek çok vahim bir gelişmedir.
Şu ana kadar Türkiye alışmadığımız kadar konuyu soğuk kanlılıkla ele aldı, tabii ki haklarını korumadan geri durmadı ama bağırıp çağırmadı, diplomasiye, bilgilendirmeye önem verdi. Tabii ki bu durum rahatlatsa da Türkiye’nin Suriye krizindeki karnesi maalesef pek iç açıcı değil ve NATO Antlaşması’nın meşhur 4’üncü maddesi çerçevesinde Türkiye tarafından toplantıya çağrılan NATO Konseyinden Salı günü ne sesler geleceğine bakmak gerekir.

Biliyorsunuz 4. Madde “herhangi bir üyeye saldırı tüm müttefiklere saldırıdır ve beraber def edilir” ilkesini içeren 5. Maddenin ön şartıdır. Bir sonraki adımda 5. Maddenin kullanılması mı hedeflenmektedir?
1993’de de Türkiye 4. Madde çerçevesinde girişimde bulunmuş, Irak’tan saldırı durumunda “ortak savunma” talep etmişti… Ne olmuştu o zaman? Türkiye’ye önde gelen müttefiklerden ikisi “hadi canım, ben senin için savaşmam, kusura bakma” mealinde soğuk omuz atınca yıkılmıştı Ankara’nın NATO’ya güveni.

Şimdi farklı mı olur?
Bilmem farkında mısınız Batı basınında son zamanlarda çıkan haberlerden? O kadar içe döndü ki Kıbrıs’ta siyaset ve medya, KKTC sanki “Dikilitaş cumhuriyeti” oldu, ondan soruyorum bu abes soruyu yoksa yaşamsal önemde gelişmelerin yaşandığı bu günlerde az da olsa ilgi duyar “Ne oluyor yahu?” der herhalde tüm bu olan bitene Arap mahallesinde, hemen yanı başımızda?

Yani UBP’nin başına kim geçecek veya Beşir Atalay ne demiş ne dememiş daha mı önemli? İktidarda kim olmujş o kadar önemli mi? Bakın geriye son 30-40 yıla? UBP’li, CTP’li, TKP veya TDP’li veya DP’li ÖRP’li falan iktidarlara ve sorun bir kendinize “Sahi gerçekte kimdi hükümet Kıbrıs’ta?” diye. Cevap sizde, biliyorsunuz…
Neyse biz konuya dönelim yine. Magazinsel bakalım mı gelişmelere? Belki daha rahat bazı cevapları buluruz?
Guardian gazetesine göre Suudi Arabistan, ABD, Fransa, Türkiye ve sair “Suriye dostlarının” Hür Suriye Ordusu’nun maaşlarını ödediğini iddia etti.

Bir başka haberde New York Times Türkiye-Suriye sınırının delik deşik olduğunu, Türkiye üzerinden rahatlıkla Suriyeli muhaliflere sandıklarla silah sağlandığını, Suudilerin parasını ödediğini, CIA’nın koordinasyon ve silah temini yaptığını, Türkiye’nin işbirlikçi olduğunu yazıyor…
Yine bir İngiliz gazetesi iddia ediyor ki Nisan ayında Hür Suriye Ordusu yenilginin eşiğinde imiş ama Türkiye üzerinden sağlanan silahlarla ve nakit parayla durumu düzeltmiş, vaziyeti kurtarmış şimdi Esat rejimine karşı çok daha ciddi tehdit olmaya başlamış.

Sonra, bir Suriye pilotu uçağına atlamış, Türk uçaklarının desteğinde Ürdün’e kaçmış, iltica etmiş…
Bir haberde de Türkiye’nin Suriye muhalefetine İstanbul’da “siyasi merkez” Hatay’da da “askeri örgütlenme imkânı” sağlamış…
Sonra? Türkiye’nin yeni Kentleşme ve Şehirleşme Bakanı Erdoğan Bayraktar açıkladı, Suudi Arabistan Kralı Boğazda dört villa inşa etme izini verilmesi karşılığında Türkiye’ye 10 milyar dolar katkıda bulunmuş… Yanlış okumadınız, 10 milyar TL…

Sonra aklıma geldi, 2003’de Türkiye Irak’la savaşa ABD ile beraber girmesi ve ABD’ye topraklarını kullanma imkânı vermesi karşılığında 40 milyar dolar almayacak mıydı?
Yoksa Türkiye ön ödemeyi mi aldı Suudi kralından?
Durum böyleyse ne olur? Vahim olur, çok vahim olur…
Umarım sağduyu hakim gelir, tüm bölgede hatta dünyada sonuçları feci olabilecek bir maceraya ne biz gireriz ne de girmeye itiliriz…

Yaa, sevgili Dikilitaş Cumhuriyeti, Sarayönünden öte bir dünya var…
Bu haber 205 defa okunmuştur

:

:

:

: