Kulu Lisesinde muhteşem gün (1)

YIL 1971… Yaşam öykümü kıyısından köşesinden öğrendiniz artık… Kitaplarımdan, tv. ve radyo programlarından, bir de birebir sohbetlerimizden…
YIL 1971…

Yaşam öykümü kıyısından köşesinden öğrendiniz artık… Kitaplarımdan, tv. ve radyo programlarından, bir de birebir sohbetlerimizden…

1971 yılında Samsun Eğitim Enstitüsü Türkçe Bölümünü dereceyle bitirdikten sonra gönül rahatlığı ile memlekete tatile gitmiştim. Bir ara görev yerlerimizin kura çekimi haberi gelmişti ama ben 12 saatlik Çanakkale- Ankara yolunu göze alamamıştım. Günler sonra sınıf arkadaşım Saadet’ten aldığım kartpostalLa, kuramı onun çektiğini, Konya- Kulu Lisesine tayin olduğumu bildiriyordu. Hemen Türkiye haritasını açıp Kulu’yu aramıştım. Ankara- Konya il sınırında sayılabilecek bir yerdi. Ankara’ya da olsa olsa 1- 1,5 saatlik bir yoldu anlaşılan…

Düşünün, o günün şartlarında haberleşme günler alıyor, yolculuklar saatlerce sürüyordu. Bir gece otobüsle Çanakkale’den ayrıldık. Amaç sabahleyin Ankara’ya varmaktı. Recep Dedemle tanımadığımız, hiç bilmediğimiz diyarlara doğru yola çıktık. Gece boyunca süren yolculuktan sonra, sabahleyin yarı uykulu olarak Ankara garındaydık. Burası bana yabancı değildi: çünkü üç yıl boyunca Samsun’a gitmek için buradan geçmiştim… Neyse, tam olarak hatırlamıyorum, galiba beklemeden Konya otobüsüne binmiştik.

Konya Makasını geçip güneye dönmüştük. Kulu yazısını okuduğumuz yerde, kahvelerin önünde indirdi bizi şoför. Göz alabildiğine uzanan uçsuz bucaksız bir ova… Sapsarı, alev alev yanan toprak… Neredeyse tek bir ağaç bile yok… Aklıma Yaşar Kemal’in romanlarında anlattığı sarı-sıcak güneşiyle Anadolu toprağı geliyor… Şaşkınlıkla etrafıma bakınıyorum. Üstü dümdüz toprak damlar… Bizim kiremit çatılı evlerimizden eser yok… Küçücük bir köy sanki… Ansiklopedide ilçe diye yazıyordu oysa… Aklımdan bin bir türlü şey geçiyor. Reşat Nuri’nin Çalıkuşu romanındaki FERİDE kadar ürkeğim. Çünkü beni nelerin beklediğini bilmiyorum. Hayatın tam ortasında duruyorum, şaşkın, biraz da çaresiz… İyi ki dedem yanımda…

Recep Dedem, madalyalı dedem, İstiklal Savaşı gazisi dedem, bembeyaz sakalını sıvazlayıp çevreyi inceliyor. Ama hiç hayret etmiyor. Yıllarca buralardan daha yoksul yerler görmüş, savaş yıllarında… Ne acılar ne sıkıntılar çekmiş kim bilir?

Yanımda gerekli eşyaların bulunduğu ufak tefek çantalar, kitap kutuları ve bavulum var, galiba bir de sandık… Eşyaları büyük ihtimal bir at arabasına koyup yanında yürümüş olmalıyız. İlçenin merkezine doğru adım atan ayaklarım aslında geri geri gidiyordu. Beni nelerin beklediğini bilmiyordum çünkü… Adını unuttuğum, derme çatma bir otele (İtimat olabilir) geldik. Eşyaları kapısı kırık, küçücük pencereleri tozdan dışarısını göstermeyen bir odaya yığdık. Bir şeyler yedik mi bilmiyorum, hemen kasaba meydanına çok yakın olan okula gittik.

Alçacık dükkanların ve hükümet binasının arkasındaki ara geçitten okula vardık. Okul, kocamanca bir bahçenin ortasında iki ayrı yapıdan oluşuyordu: Lise ve ortaokul… Tek katlı bir uzun bina ile iki katlı yeni bir bina daha… Okul Müdürünün soyadı kalmış belleğimde: KARANİ… Zaten birkaç ay sonra gitmiş okuldan ayrılmış, yerine yeni müdürümüz Aytekin GENÇ gelmişti.

Müdür bizi çok içten karşıladı. Otelde kalamazsınız deyip bizi evine götürdü. Galiba iki gece kaldık, yedirdiler, içirdiler… Sonra derme çatma bir odalı bir ev bulundu yaşlı bir ninenin yanında… Küçük, basık dükkanlardan ev için gerekli öteberiyi aldık. Dedem üç gün kalıp döndü, böyle içten insanlara beni teslim edip… Gözü arkada kalmadı yani… Ama ben içimden beni de götür diye yalvarıyordum…

Lisenin matematik öğretmeni Necmettin Kaya, Kululuydu. Gözlerinin içi gülen şakacı bir müdür yardımcısı… Sadece bana değil, benim gibi çiçeği burnunda diğer öğretmenlere de kol kanat geren harika bir insandı. Öğretmenlerin burayı sevip kalmalarını istiyordu, çocukların eğitimi açısından… Toplumunun bir an önce aydınlanmasını yürekten isteyen CUMHURİYET gazetesi okuyan, Cumhuriyet öğretmeni, aydın bir yürek… Ben bu gazeteyi okumaya onun sayesinde başladım. Ondan gerçekten çok şey öğrendim. Hayatı, insanları, sosyal düzenle ilgili her türlü bilgiyi… Siyaseti severdi ve politika ile ilgili ilk bilgileri yine ondan aldım, diyebilirim, İlk hayat öğretmenimdi benim… Tanrı uzun ömürler versin…

Birkaç ay sonra, o mahallede güven içinde olmayacağım düşüncesi ile Necmettin Bey, yeni bir ev buldu bana… Bekir- Halime çiftinin yeni bitmiş evine taşınmamı sağladı. Burası Kulu evlerine göre gerçekten güzeldi. Hanay denilen, bodrum üstünde iki oda… Birinin bir köşesini mutfak olarak kullanıyordum. Oturma odasının bir köşesinde dolap şeklinde banyosu bile vardı. Kasabaya göre lüks sayılırdı. Mis gibi reçine kokan oda kapılarıyla çok hoşuma gitmişti. Tuvalet evin dışında ama temiz ve sadece bana aitti.

Ev sahibim üç çocuklu genç bir çiftçi ailesiydi. İki oğlan bir kız… Muammer, Fadime, bir de büyük oğlan Cavit… Kocaman avlunun içinde iki ev ile bir dam vardı. Koyunları, inekleri, Beççi adını verdikleri köpekleri, bir de minik sebze bahçeleri vardı. İlk günlerde konuşmaların çoğunu hiç anlamıyordum.

HARIM: Ekili sebze bahçesi demekti.
KÖN: Gübre
HELKE: Kova
BECE: Pencere içi
YİLİKMEK: Koşturup durmak
MUZMAHAL OLASICA: Kızınca çocuklara söylenen bir sözdü…

Kululular, hayvancılık yapıyorlar, elbette kuru ziraatla geçiniyorlardı. Bildiğiniz gibi Konya Türkiye’nin tahıl ambarıdır. Kocaman bir de tahıl silosu vardı. Sahi en önemli geçim kaynakları İsveç’e gidip çalışmak, geride kalanlara para göndermekti. Sonraki yıllarda zaman zaman geldikçe, İsveç stili evler görüyordum. Bir ara gazetelerde İsveç’te Kulu Köyü kurdular diye haberler bile çıkmıştı.

Kulu’da kaldığım dört yıl boyunca hep o evde oturdum. Halime Teyze, benim evde yemek yapmama fırsat vermiyor, ne pişiriyorsa payımı ayırıyordu. Kemikli etle pişirdiği kuru fasulye ve pilov (pilav) yanında turşusuyla tadı damağımda kalan yemekti. Sık sık da yukka (yufka) yaparlardı. Onu çok yaparlar, ekmek yerine (dürüm olarak) o yenirdi. İçine tuluk (tulum) peyniri serpilir, aç olanın eline tutuşturulurdu. Okul dönüşü tembihli olduğumdan büyük kapıdan doğruca yanlarına giderdim.Taze yufkanın içine, daha pişerken, yeşil soğan doğranır, bir de yumurta kırılırdı. Doğrusu sıcak sıcak yemeye doyum olmazdı. Güler yüzlü, sevecen insanlardı. Her sıkıntımda yanı başımdaydılar.

Bekir Abi’nin gözleri görmeyen annesi KÖRABA da (Asıl adının SERNAZ olduğunu öğrenmiştim.) onlarla yaşıyordu. Hiç kimse adını kullanmıyor; ya Körebe ya da Köraba diyordu. Gözlerinin görmeyişine rağmen pek çok işi rahatça yapıyordu. Gençliğinde çok alımlı ve güzel olduğu belliydi. Yavaş sesle, yumuşacık konuşurdu. Damın bir köşesinde, kendine ayrılan ayrı bir odada yatıp kalkıyordu. Ona yüreğim başka yakındı. Çileli bir hayat geçirmişti. Gözlerini kaybedince, varlıklı eşinin, üstüne kuma getirmesine ses çıkarmamış ama orada da kalamamış, oğlu ile gelininin yanına yerleşmişti. Bir gün onun yaşamını anlattığım KÖR GELİN öykümü sizlerle paylaşırım.

Hep gözleri görmeyen Aşık Veysel gibi, sezgilerinin bizden çok üstün olduğunu biliyordum. Ayak sesimden benim geldiğimi biliyor, konu komşuyu seslerinden hemen tanıyordu. BEÇÇİ (Bekçi demekti) bir saniye bile yanından ayrılmıyor, sanki onu koruyup kolluyordu.

Ev okula yakındı. Çarşıyı geçip geliyordum. Basık, yan yana sıralı dükkanlarda ne ararsanız vardı. Kasap, kumaşçı, eczane hatta kuyumcu bile… Genellikle her dükkan her şeyi satardı. Hükümet Meydanında bir de ilkokul vardı. Necmettin Beyin Gülizar adındaki eşi, Kulu’da kaldığım dört yıl boyunca bana bacılık yaptı. Allah rahmet eylesin. Onu kaybettiğimde Kıbrıs’taydım, günlerce ağladım. Onların evinde evin kızı gibiydim. Gülizar Bacının ailesi de (ULUDAĞLAR) bana çok sıcak davranmıştı. Ahmet Uludağ ve eşi, kızları Hatice, Menekşe, Aynur… Bunları yazarken nasıl olup da hatırladığım binlerce ayrıntı beni şaşırtıyor.

Bacımın GÖMBE (Minik, kabarık ekmekler…) leri çok lezzetli olurdu. Hele yeni yapılmışsa, bıçakla açar, içine tereyağ ve tulum peyniri doldururdu. Yemeye doyamazdınız. Okuldan dönüş saatimize göre çaylar demler, atıştırmalıklar hazırlar (tatlı, tuzlu her şey…) Necmettin Kaya da “ Hadi kızlar, bize gidiyoruk, bacınız sizi bekliyor…” derdi. Gülümser, Aysun, ben, daha bir sürü bayan öğretmen güle oynaya evlerine giderdik. Bacımın kardeşi Ömer de (Uludağ- o yıllarda lisede öğrenciydi, şimdi emekli öğretmen) kendi dükkanlarından aldığı kuruyemişler ve şekerlemelerle bizimle olurdu. Son derece saygılı, efendi bir çocuktu. Okulda neye ihtiyacımız olsa ona haber verirdik. Ne yapar ne eder, hemen bulurdu.

Kulu Lisesi, 1968 yılında lise olmuştu. Hayli kalabalıktı. Kulu, gelenekçi bir yapıya sahipti. Çocuklar daha beşikteyken beşik kertmesi ( beşik nişanı) yapılmış olurdu. Lisede okuyan öğrencilerden bir kısmı evliydi ve çocukları bile vardı. Okul müdürü Aytekin GENÇ, daha önce de orada müdürlük yapmış, son derece sert bir idareciydi. Zor yıllardı o yıllar… Köylerden okumaya gelen küçücük çocuklar, üçü beşi bir arada bir göz odada, gaz lambası ışığında ders çalışıp, çoğunlukla yarı aç yarı tok, kuru ekmekle kendi başlarının çaresine bakarlardı. Kulu’da o yıllarda elektrik gece on ikide kesilir, sabah tekrar verilirdi. Zaten sık sık da kesildiği için gece gezmelerine giderken de el fenerleri kullanırdık.

Aytekin Hoca, hiç bıkmadan, her akşam çocukları evlerinde kontrole çıkardı. Sokakta birini yakalamaya görsün… Okusunlar isterdi. İstediği de oldu. Aileler çocuklarını ona emanet ederlerdi.

Yıllar ne çabuk geçti. Hani göz açıp kapayıncaya kadar denir ya, aynen öyle… Bir gün ilginç bir mail aldım. Aytekin Beyin kızı İlknur GENÇ bana mektup yazmıştı. Mektubunda benim öğrencim olduğunu, ona çöpten adamlarla Türkçeyi nasıl sevdirdiğimi anlatıyordu. Kendisi şimdi doktordu. Okuttuğum kardeşlerinden Onur Genç de GATA’da Göğüs Cerrahisi Uzmanıydı. Bir kız kardeşi Binnur, Antalya’da Akdeniz Üniversitesinde profesör, en küçükleri Tolga da eczacıydı. Aytekin Hoca kendi çocuklarını da gerçekten mükemmel yetiştirmişti. Son derece başarılı gençler olmuşlar, çoluğa çocuğa karışmışlardı.

Beş yıl kadar önce, Ankara’da bulunan öğrencilerim İlknur Genç (doktor), Kemal Akkurt (avukat), Mustafa Atmaca (iş adamı) ve Turhan Köseoğlu (mühendis) ile ilk buluşmamızı yapmıştık. Bir göl kenarında muhteşem bir akşam yemeğinde… Bir yazımda uzun uzun anlatmıştım o akşamı… Ondan sonraki zamanlarda her Ankara’ya gidişimde ya İlknur ya Kemal mutlaka buluşmalarımızı ayarladı, görüştük. Aramıza haber alıp yeni yeni katılanlar oldu. Hatta bir yemekte tüm öğrencilerim peçetelere benim imzamı atınca gözyaşlarımı tutamamıştım. Öğretmenlik böyle bir şey… Özveride bulunursanız size yıllar sonra katlarıyla sevgi ve saygı olarak geri dönüyor…

Bir keresinde ilknur’un özel hastanesine, evine ve yazlığına gittik. Bir de baş başa nostaljik bir Eski Ankara gezimiz de anılarımızda yer alır… Mutfak duvarımda asılı minik porselen tabakları da oradan birlikte almıştık, içinde tavuklar, horozlar olan çiftlik manzaralı…

Öğrencilerimle buluştuğumuz, yağmurlu bir günde ıslanarak içine girdiğimiz şık lokantalar, balıkçılar, kafeler… Kemal’in bürosunda içtiğimiz demli çaylar… Nereden nereye geldiğimizi, nefes nefese anlatışlar… Oğlumun Ankara’da yapılan düğününe hepsinin katılması… Her kitabımı önce sevinçle onlara yollayışım… Yıllar sonra buluşmanın bitmeyen heyecanı… Hep anlatacak çok şeyin olması… Çocukluk ve öğrencilik anıları… Onlar zoru başaran fevkalade çocuklar… Bugünün de başarılı meslek sahibi, güzel ve dürüst insanlar… Hamurlarında bir parça emeğim olmuşsa ne mutlu bana…
Bu haber 294 defa okunmuştur
  • öğretmenim yusuf erdoğan  konya - 11.07.2012 size daha önce bir yazınıza eşlik eden bir açıklama göndermiş ve öğrenciniz olduğunu belirtmiştim.Kulu ile ilgili okul hatırlaranızı anlatırken Kemal ve Gönül Sayan öğretmenlerimizdende bahsetmeniz gerekirdi.Çünkü Ediz Hun'un mavi eşarp filmini onlarla izlemiştiniz.Ayrıca İllaki insanın aydın birisi olması için Cumhuriyet gazetesi okuması gerekmez.Üstelik iri puntolu yazılarak sanki bir nevi reklamı yapılmış.selamlar....

:

:

:

: