Karamsarım, karamsar

Ankara’da hava sıcaklığı 8-10 derecelere, hatta akşamları daha da aşağıya düştü… Hani “aptal ıslatan” diye tanımlanan o ne yağdığı ne yağmadığı belli ama aldanıp dışarı çıkarsanız sırılsıklam olunan havalar var ya, aynen öyle günlerden geçiyoruz.
Ankara’da hava sıcaklığı 8-10 derecelere, hatta akşamları daha da aşağıya düştü… Hani “aptal ıslatan” diye tanımlanan o ne yağdığı ne yağmadığı belli ama aldanıp dışarı çıkarsanız sırılsıklam olunan havalar var ya, aynen öyle günlerden geçiyoruz.
Hava gri mi gri… İnsanın içini kasvet basıyor. Neredeyse nefes almaya bile takat bulamayacakmış gibi geliyor insana. Boğucu, kasvetli, bunaltıcı bir hava.

Üstüne üstlük, bu psikolojik her türlü hastalığın davetçisi hava durumu yetmiyormuş gibi ardı ardına dostlar veda etmeye başladılar. Haftanın iki-üç gününü Kocatepe Camisi avlusunda sevdiklerimizden birilerinin cenaze namazında geçirir olduk.
Geçen gün sevgili Cevat Taylan ağabeyime, eski editörüme, Türk televizyon gazeteciliğinin duayenlerinden birisine elveda dedik… Kocatepe avlusu sanki Gazeteciler Cemiyeti genel kurulu gibiydi; neredeyse küçüğü, büyüğü tüm Ankara basın camiası oradaydı. Cevat abiye de bu yakışırdı doğrusu.

Çok sevdiklerim, kızdıklarım hatta nefret ettiklerimi gördüm cenazede. Asla kimseye küsmem, ilkellik olarak görürüm küsmeyi. Ama yüzyıl görmezsem daha mutlu olacağıma inandığım basın mesleğinin leş kargalarından birkaçını da gördüm orada… Mevcudiyetleri eminim Cevat abiye de acı vermiştir… Yoksa umursamaz mıydı koca çınar o akbabaları?
Neyse, hayat işte böyle bir şey. Varsın, ve yoksun.

Yıllar önce bir kısa hikâye yazmıştım. Hayatı doğum limanından yok oluş limanına yolculuk olarak anlatmaya çaşıtlığım bir hikâye idi. Diğer kısa hikâye çalışmalarım gibi o da arşivde yerini aldı… Yayınlamalı mı acaba? Neyse, herkes kendince yapıyor o yolculuğu. Kimi onuruyla, başını eğmeden; kimi eğile büküle, her kapıya alın değdirerek, yalakalık ve şaklabanlıkla. Sonuç? Her doğan ölümü muhakkak tadacak, kaçış yok!

Öööf yahu, sıkıldım ben bu karamsarlıktan.
Ne güzel ilkbahar, yaz ve hatta sonbahar? Yok, yok şikâyet etmemek lazım. Ya o çok imrenilen İskandinav demokrasilerinden birisinde yaşasaydım. Birkaç yıl önce şöyle dört-beş ülkelik bir tura çıkmıştım İskandinav ülkelerine. Nisan sonu, Mayıs başı dönemiydi. Türkiye’de bahar çoktan gelmiş, Ankara’da bile laleler açmış, bahar çiçekleri yavaşça şehri süslemeye başlamışlardı.
Heyhat! Ne Helsinki’de, Oslo’da, Stockholm'de veya Kopenhag'da bahardan eser yoktu. Ya sinsi bir soğuk eşliğinde aptal ıslatan yağmur, ya kar ya da kuru ve karamsar bir soğuk…
Meslektaşlarla kahve veya yemekte bir araya gelip, gezip görmenin yanı sıra mesleki sohbetler yapmaya da gayret etmiştim o seyahatte. Hayretle öğrenmiştim esasında ne kadar tek taraflı bilgilendiğimizi; kendi ilgi alanımız dışında esasında hiçbir şeye önem vermediğimizi…

Bize göre refah devletleriydi oralar. Kişi başı gelirleri muazzam seviyelerdeydi. Sokakları temiz, insanları ak pak idi. Falan filan. Yanlış da değildi bunlar Türkiye’den bakılınca. Ama, dünyada en fazla intihar oralarda oluyordu. Alkol büyük sorun haline gelmiş, alkolikliği önlemek için hükümetler büyük gayret göstermekteydiler. O kadar iç karartıcı bir iklim o kadar uzun sürmekteydi ki sarı güneş ışığını taklit eden apareyler geliştirilmiş ve ruh doktorları insanlara haftada belli süreyi o ışıkların altında geçirerek yaşama şevki depolamalarını tavsiye ediyorlarmış…

Dahası o kadar sıkıcı oraları ki neredeyse iki hafta boyunca gazetelerde yerel haber olarak iki İskandinav ülkesi arasındaki futbol maçının ön kritiği ve maç sonrasında da maç kritiğinden başka bir şey yoktu. Meslektaşlara durumu söyleyince bana “Şanslısın, kaybolan bir kedinin hikayesi de olabilirdi… Sizdeki gibi nerede o haber bolluğu, nerede o dinamik ülke ve dinamik halk” demişlerdi.

Doğru bizde dinamik ülke ve dinamik halk var…
Küçücük Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’nde bile ne kadar tartışılacak konu var.
Sıralayım mı?
Liderini seçemeyen iktidar partisi. Başbakanın kim olduğu belli olmayan veya abartmayım hafta sonunda başbakanın kim olacağı belli olmayan bir hükümet.
Cumhurbaşkanı kahveden kahveye gezip olası ikinci tur oylama kulisi yaptığı iddiaları…
Sokakları temizleyemeyen bir başkent belediyesi. Belediye başkanlığı rolünü oynayan bir kaymakam; ahkâm kesen bir seçilmiş başkan.
Belediyenin temizleyemediği sokakları, parkları temizlemeye çalışan iktidar partisi gençleri… Şimdi birisi kalkıp “büyükleri pisler, küçükleri temizler” dese al sana yeni bir dinamik toplum tartışması…

Türkiye’de hiç böyle şeyler olmuyor mu? Gırla kardeşim gırla…
Biz döner başa sarar aynı oyunu defalarca oynarız. Bakın 1984’den bu yana bin bir gayretle yıllarca uğraşıp kaldırdığımız idam kararını sanki 2006’da tamamıyla Türk ceza sisteminden çıkaran kendisi ve iktidarı değilmiş gibi Başbakan Recep Tayyip Erdoğan “şöyle ucundan azıcık geri getirsek olmaz mı”? diye nanik atıyor hepimize.
Akıl var, izan var ama nerede, bizim iktidar bahçelerine pek uğramamış onlar anlaşılan. Başkanlık sistemi uğruna popülizme ihtiyaç var, popülizm gereği en azından terör suçlarına idam cezasının geri gelmesine ihtiyaç var… Yani Erdoğan’ın o çok sevdiği “Man Dakka dukka” durumu anlaşılan. Çalma kapıyı, kapının çalınmasını istemiyorsan.
Haa… Bu arada hatırlatalım, Silivri’de yatanların tümü de “terör” ve “çete” suçlamasıyla yargılanıyor.

Ne yani, geldik “Birkaçını sallandıracaksın bak ülke ne güzel olur” dönemine geri mi dönüyoruz?
Bilmem… Ben karamsarım doğrusu. İkbal uğruna yapamayacağı yok bazılarının, öğrendik geride kalan “muhteşem” on yılda…
Bu haber 395 defa okunmuştur

:

:

:

: