Yaşama dair

İnsan hayatının en kıymetlisi. Geri dönülmez tek gaylesi. Elbette zamanıdır.
İnsan hayatının en kıymetlisi.
Geri dönülmez tek gaylesi.
Elbette zamanıdır.
Kavgayla, hırsla, ihtirasla, bin bir yalan ve dolanla, her türlü entrika ve rezillikle boş yere çalınan zamanımız bu coğrafyanın kaderi midir?


Gerçek anlamda merak ediyorum.
Kaç yıl daha her anlamda rezilliği yaşayacağız.
Kaç zaman daha kendi kendimize bunu yakıştıracağız.
Zaten bu saatten sonra üstat Can Yücel’in “Sevgi Duvarı” isimli şiirinde söylediği gibi “Ne kadar rezil olursak. O kadar iyi.”
Kurban bayramının arifesiydi.
Telefon acı haberci gibi zamansız ötüyordu.
Teyzem vefat etmiş.
Kozanköy’lü Münevver Çelik.
Ve kabristanlık ve cenaze.
İşte insan hayatı böyle.

Basit, sıradan, anlık, bir anda sanki hiç olmamış, hiç yaşanmamış gibi.
Dışarıda, hemen yakında kurulan bayram yerinin devam eden hazırlıkları.
Akıp giden bir hayat.
14 Kasım Çarşamba.
Telefon acı acı ötüyor yine.
Bir acı haber daha.
Bu defa halamız rahmetleniyor.
Güneşköy’lüMünüre Paralı.
İnsan kabullenemiyor.
Üzülüyor.
Cenaze 15 Kasım Perşembe.
Öğle vakti.
Lefkoşa kabristanlığı.
Yollar kapalı.
KKTC’nin kuruluş yıldönümü törenleri yapılıyor.
Bir diğer adı “Cumhuriyet Bayramı”.
Cenaze için Göçmenköy- Sanayi bölgesi güzergâh.
İnanılmaz bir trafik.
Otobüsler, iş araçları, askeri araçlar, sıkışıklık yani eziyet.
Bir işi yaparken her yönüyle düşünmek.
İşte en büyük eksikliğimiz.

Daha dün gibi yaşanan, yaşatılan anılar.
Hep isterdim.
Ve duymaktan, dinlemekten bıkmazdım.
Geçmişi.
Yaşadıklarını.
Rahmetli babamı anlatmalarını.
Şimdi bakıyorum da zamanın bizden götürdüğü en yüce değer;
İnsani ilişkilerimizmiş.
Günden güne bireyselleşen, yalnızlaşan, hep bir yerlere yetişme telaşıyla şekillenen hayatlarımız.
En kolayı bir telefon kadar uzak olan fakat çoğu zaman ertelenen “hatırlamalarımız”.
Ve elbette anlamsız kavgalarımız.
İhtiras ve doyumsuzluklarımız.
Hep ben diye diye harcadığımız benliğimiz.
Bu dünya ganimetinin sonu var mı?

Dünyaya ait değerleri, dünyadan giderken götüren var mı?
Bu iki sorununda cevabı elbette hayırdır.
Yaşamın içinde ve sonrasında geride kalan sadece iyi anlamda anılmaktır.
Hatırlanmak, düşüncelerde bir gülümseme ile hatırlara gelmek, akıllara düşmek.
Bir tek cenazelerde söylenen “hepimizin gideceği yer” söylemini “nasıl bilirdiniz?” sorusundan sonra unutmak aslında hataların başlangıç noktasıdır.
Çok ve iyi yaşamak önemli değil.
Önemli olan yaşamın hakkını vermek, mücadele etmek, başka yaşamlara katkı sağlamak ve sonucunda geride temiz bir ismi miras bırakmak.

Çok da anlamlı değildir.
Yarışmak, başkalarının yaptığı ile kendi yaptığını kıyaslamak.
Başka yaşamlarla kendi yaşamını örtüştürüp yine başkalarının hatalarına düşmek.
Hayat dediğin özgür olmaktır.
Hayat dediğin geceleyin başını yastığa koyduğunda huzur bulmak ve vicdan muhasebesinde bütçenin her daim artı olmasıdır.
Şimdi ben istesem de dünü tekrar yaşayabilir miyim?
Hayır yaşayamam.
Yaşayabileceğim en iyi ihtimalle sadece bugün ve şuandır.

Ve yapmak istediklerimi, yaşamak istediklerimi sadece içinde bulunduğum zaman dilimde gerçekleştirebilirim.
Neydim, neyim ve ne olacağım? İşte yaşamın özeti üç soru.
“Neydim ?” sorusu geçmişle, hata ve başarı oranının kıyaslamasıyla cevaplanabilir.

“Neyim ?” sorusu hatalardan ve başarılardan alınacak dersleri anlatır.

Ve “Ne olacağım?” sorusu hayattan ne anladığın ve bugüne kadar ne yaptığınla beraber geleceğine yön vermek için bir ipucunu verebilir sadece.

Yaşayan her canlı için yaşadığı her an, her saat, her gün elimizde olmadan gittiğimiz yaşam denen yolun sonuna biraz daha yaklaşmaktır.

Hayata yapılacak en anlamlı hizmet yaşarken değerini bilmektir.

Bununla beraber önemli olan kendini başkasının yerine koyabilmek, başkasının gözüyle de hayata bakabilmektir.


Bu haber 570 defa okunmuştur
  • cemile güntay   - 25.11.2012 Erçin bey başınız sağolsun.

:

:

:

: