Sahi, 1 Temmuz sonrasında ne oldu?

Sanırım 25 Mart falan gibi idi yazdığım yazıya “1 Temmuz ötesi var mı?” başlığını atmış ve Türk tarafından yükselmekte olan “Ya 1 Temmuz’a kadar çözüm olur ya da Rumların ve dünyanın üzerine gök kubbeyi yıkarız” minvalindeki külhanbeyi tarzı “diplomasi” performansımızı eleştirmiştim.
Sanırım 25 Mart falan gibi idi yazdığım yazıya “1 Temmuz ötesi var mı?” başlığını atmış ve Türk tarafından yükselmekte olan “Ya 1 Temmuz’a kadar çözüm olur ya da Rumların ve dünyanın üzerine gök kubbeyi yıkarız” minvalindeki külhanbeyi tarzı “diplomasi” performansımızı eleştirmiştim.

Bugünkü o yazımdan geniş bir özet ve br fıkra ile yetineceğim.
“Biraz polemik yapalım mı? Her ne kadar Türkiye’deki “kessen damarımdan AB akar abisi” tarzı hamasi AB taraftarlarınca “altın fırsat” olarak görülen Annan Planı anlaşıldığı kadarıyla çözümü değil, çözümsüzlüğü sağlamak, Kıbrıs’ın bir bütün olarak AB’ne alınmasına engel olmak; Ada’daki ve Doğu Akdeniz’deki mevcut dengelerin, bütünüyle AB’nin lehine değişmesini önlemek amacıyla ortaya atılmıştı.

Belge, Kıbrıs konusunda BM’nin kaybettiği inisiyatifin, tekrar AB’nden BM’e; BM üzerinden de ABD ve İngiltere’ye kaydırılması amacına yönelikti ve nitekim o amaca hizmet etmiştir. Eğer, belge hakikaten Kıbrıs sorununu çözmek amacıyla hazırlanmış olsaydı on yıllardır yürütülen müzakerelerde tarafların üzerinde mutabık kaldıkları, bir kısmı kayıtlara geçmiş hususlar, yok sayılmak yerine, çıkış noktası olarak alınırlardı.

Annan Planı baştan çökeceği umutlarıyla ortaya atılan; İngiltere ve ABD tarafından “şovu” AB’den geri alma hedefine varmada kullanacakları bir manivela; kısaca “neyin olacağını göstermek için neyin olmayacağının ispat edilmesi egzersizi” idi.

Diğer yandan Rum tarafının olumsuz tutumunu ve çözümsüzlükten sorumlu tutulduğunu belgeleyen genel sekreter raporu da onca yıla rağmen hala daha Rusya tarafından rehin tutulmakta, yayınlanması engellenmektedir. Niye? Çünkü bu durumda da adada ehven-i şer çözüme, yani iki devletli yapıya veya en azından Tayvan modeline doğru bir gidiş yaşanabilecek, Ada üzerindeki Batı kontrolü konsolide olacaktı…

Nitekim, Rum tarafına öyle garanti verilirken diğer yandan Türkiye ile ilişkiler gözetilerek Rum yönetiminin açtığı 12. Bloktaki ikinci gaz arama ihalesine Gazprom’un katılmaması çok enteresan oldu.” (Gazprom Rum ihalelerine hala daha soğuk duruyor ancak yan şirketleri ile da alanı tamamıyla boş bırakmıyor… Nihayette Kıbrıs gaz meselesinin Rus gazına alternatif oluşturacak boyutu olmasa da Rusya’nın temel çıkarlarına tehdit oluşturabileceği ihtimali tabii ki dikkate alınmakta.)

BM Genel Sekreteri’nin Kıbrıs Özel Temsilcisi Alexander Downer’in genel sekretere raporu da “2013 baharında tekrar görüşelim” diyen bir metin olacağı beklenmektedir.
Gerçekten böyle mi olacaktır? Bekleyip görmek lazım. Ancak…

Kıbrıs Rum Yönetimi Akdeniz havzası diğer ülkeleri ile Münhasır Ekonomik Bölge anlaşma yapma çabalarına ve gaz ve petrol arama faaliyetlerine 2007 yılından bu yana resmen olmasa da fiili moratoryum uygulamaktaymış gibi yapmaktaydı. Bunun sebebi belki Nikos Rolandis’in sıklıkla vurguladığı gibi Kıbrıs sorununa ilave bir anlaşmazlık noktası daha eklememek anlayışıydı… Belki Kıbrıs Rum liderliğinin de duymazdan gelemeyeceği global egemen başka faktörler söz konusuydu… Belki de, bir yandan imzalanan MEB anlaşmaları ile ilgili karşıt Türkiye girişimleri, imzalanan ve imzalanması planlanan MEBlerin birbiriyle çelişmesi diğer yandan da ada doğal kaynaklarının kullanılmasının da bir öğesini oluşturduğu doğrudan görüşme sürecinin 2008’de başlaması ve bu gibi adımların o dönemlerde görüşme sürencin ruhuna aykırı görülebileceği endişesiydi…

Peki ne değişti de Tasos Papadopulos’un bile göze alamadığı adımları bizim Demetris Hristofyas efendi atabildi? Rusya faktörü ortada iken, Hristofyas efendinin Rusya ile flört ötesi ilişkileri herkesçe bilinirken Almanya destekli ABD ve İngiltere geliştirilebilecek Kıbrıs doğal gaz ve petrol imkânlarının Batı medeniyetinin enerji kaynaklarının çeşitlendirilmesi ihtiyacına, yani enerji güvenliği ihtiyacına, yani Rusya’ya aşırı bağımlılığına cevap verebileceği mi hesaplanmaya başlandı?

Hadi Çin’i boş verelim de, Rusya böyle bir oyunda üstelik de kendi çıkarlarının berhava olması bedeliyle niye rol alsın, niye Hristofyas’a destek olmaya devam etsin?
Uzunca bir süredir Kıbrıs adasının çevresinde zengin petrol ve doğalgaz yataklarının varlığı iddia edilmektedir. Nitekim, United States Geological Survey (USGS) öngörüleri Kıbrıs adası civarında Avrupa’nın toplam ihtiyacını on yıllar boyunca karşılayabilecek büyüklükte doğal gaz yatakları, yine Kıbrıs adası ile Mısır arasında da zengin petrol yatakları olduğunu tahmin etmektedir.

İyi de, dün de yapılmaktaydı o tahminler, ne değişti? Veya soruyu başka türlü soralım, ABD’nin dolaylı ve hatta basit “devam edin” mesajından öte onayı olmasa Bush ailesinin de ortakları arasında olduğu Noble Oil şirketi Türkiye’nin kızacağını, Türkiye’deki tüm ihalelerde kırmızı listede olacağını bile bile niye Rum tarafındaki ihaleye katıldı, ısrar etti ve 12’nci blokta sodaj yaptı?

Niye İsrail durup dururken bir İsrail şirketinin Noble’un %30’unu almasını kabul etti, Kıbrıs açıklarındaki sondaja “askeri koruma” sağladı, tarihinde ilk defa Kıbrıs Rum tarafına başbakan düzeyinde ziyaret yaptı?

Dahası hem kendi gazını hem de çıkarılırsa Kıbrıs Rum gazını sıvılaştırıp ihraç etme imkanı veren tesisi Rum kesiminde kurmayı niye İsrail ciddi ciddi görüşmeye Kıbrıs Rumlarıyla ciddi ciddi görüşmeye başladı?
Niye Kilisenin ateş püskürmesine rağmen Hristofyas İsrail’e bir anlamda adada üs kurma izini vermesi anlamına gelecek şekilde kurulması durumunda sıvılaştırılmış gaz tesisinin İsrail malı olması, İsrail personelce çalıştırılması ve karadan ve denizden İsrail tarafından korunması taleplerini dinleyebiliyor?

Peki, polemik ile başladık, polemik ile bitirelim…
Bütün bu gelişmeler doğu Akdeniz ve Ortadoğu güç dengelerinin yeniden belirlenmesiyle ne derece ilgilidir acaba?
Türkiye İsrail ile “bir dakika” gerilim stratejisine girerek Arap sokağının “yeni efendisi” olma macerasına itilmeseydi, Noble sondaj yapar mıydı; İsrail şirketi Noble’ın %30’unu alır mıydı; Bibi efendi Rum kesimine resmi ziyarette bulunur muydu?
Veya Türkiye’deki iktidar Arap sokağından aldığı destekle kendini “yeni Osmanlı” rüyaları görürken bulmasa, bu kadar “ben ne kadar da güçlüymüşüm be” triplerine kaptırmasa “1 Temmuz’da Rumlar AB dönem başkanı olunca yeni durum olur, görüşmeler biter” diyebilir miydi? (Dedi de ne oldu)

Evet görüşmeler anlamsız ve zemin değişmediği sürece de istediği kadar sürsün anlamı olmayacak, çözüm falan olmayacak… Hadi gelin artık gerçekçi olalım. KKTC’nin tanınmasına konulan Türkiye ambargosunu kaldıralım, tanınmanın önünü açalım. Hadi gelin Kıbrıs’ta sadece KKTC’nin değil, eş zamanlı iki devleti tanıma dönemini açalım; dünyadan adanın bu gerçeğini görmesini isteyelim; hani bölge gücüyüz ya, bölge ülkelerinden de çifte tanımayı talep edelim. Bu yolu açalım ki görüşmelere iki eşit devlet tabanlı yeni ve anlamlı bir zemin sağlayalım. Yoksa 1 Temmuz milat falan değil, sadece yeni patinaj günü olur.”

(Peki şimdi soralım 1 Temmuz ne günü oldu? Yeni siyasetin başlanma günü mü, Kıbrıs için yeni açılım mı? Yoksa patinaja devam günü mü? Onun için “ya şöyle olur, böyle olur yoksa radikal adımlar atarız” minvali mangalda kül bırakmayan beyanatlar yerine, eldeki de gidiyor, iyice Türkiye sömürgesi oluyoruz, çözümü geciktirmek bizim için hayati önemde… Ha gayret” deyip çözüme iyice odaklanma zamanı değil midir artık? Bakın, görünüyor ki sürpriz olmaz ve kilise destekli bir Rum faşistleri ortak adayı çıkmaz ise son anda Anastasiades bu seçimi alacak. Diğerlerinden çok farklı değil ama en azından çözüme daha meyilli birisi. En azından her iki tarafın da acı ödünlerde bulunmalarının şart olduğunu biliyor. Bu fırsatı yakalayalım mı, retoriğe, kavgaya, dünyaya sadece Sarayönü meydanından, Dikilitaş’tan bakmaya devam edelim mi? Bir karar verelim artık yoksa yarın çok geç olacak.)


Sarı inek hikâyesi
Vaktiyle aynı ormanda yaşayan bir aslan ve bir inek sürüsü varmış. Aslan sürüsünün gözü inek sürüsünde ama inek sürüsü kendini savunacak kadar kalabalık ve güçlü.
Aslanlar açlıktan yorgun, halsiz, güçsüz kalmışlar. Düşünüp taşınıyorlar; sürü kalabalık ve güçlü saldırırlarsa karşılık bulacakları kesin. Çaba sarf etmeden, enerji harcamadan nasıl karınlarını doyurabilirler, bunun yollarını arıyorlar…
Ve aralarında konuşup anlaşıyorlar, içlerinden ineklerin sürüsüne bir temsilci gönderiyorlar.

“Size saldırırsak ne olacağını biliyorsunuz. Mutlaka aranızdan birini alıp yiyeceğiz. Buna engel olamazsınız. Gelin, ne kendinizi ne bizi uğraştırmayın, aranızdan birinin rengi çok sarı, sizden de farklı, bizim de gözlerimizi alıyor. Onu bize verirseniz size saldırmadan onu alıp gideriz ve bir daha gelmeyiz. Bundan sonra da güzel güzel geçiniriz,” demiş aslanların temsilcisi…

İnekler düşünmüşler, taşınmışlar, bilge ineğe sormuşlar.

“Olmaz” demiş bilge inek, “Aramızdan hiçbirini vermeyin!”

Ama aslanlar ısrarlı. Zaman “pragmatizm” ve dahi “oportünizm” zamanı.
En pragmatik olanlar, en “benden sonrası tufan” diyenler uğraşmış didinmiş, razı etmiş diğer inekleri…Nasıl olsa saldırırlarsa birimiz gidecek, hem biz de çok yorulacağız. En iyisi birimizi kurban edelim, sürünün geriye kalanını kurtaralım demişler… Ve peki demiş inekler, bir inekten ne çıkar? Biz büyük bir sürüyüz, bize bir şey olmaz… Vermişler sarı ineği. Aslanlar da sarı ineği bir güzel yemişler, karınlarını doyurup kendilerine gelmişler.
Bir kaç gün sonra aslanlar gene acıkmışlar, yine gelmiş aslanların elçisi ineklerin yanına. “Aranızda boynuzu kırık bir inek var, sinirimizi bozuyor, verin onu, ne kendinizi ne bizi uğraştırmayın demişler…”

Barış yanlısı inekler, ikinci tavizi vermişler, o inek de verilmiş. Artık işi öğrenen aslanlar, benekli inek, kuyruğu kısa inek, şöyle inek, böyle inek deyip inekleri teker teker almışlar sürüden. Sürü de günden güne iyice azalmış. Artık aslanlar taleplerini iletmeye temsilci göndermeye gerek duymadan açık açık saldırmaya, istedikleri ineği sürüden götürüp yemeye başlamışlar.

Sürünün ileri gelen inekleri, panik içinde tekrar bilge ineğe koşmuşlar.
“Biz nerede hata yapıyoruz, sürümüz yok olacak!” demişler.
Bilge inek cevabı vermiş, “Siz hatayı sarı ineği verirken yaptınız…”
Bu haber 352 defa okunmuştur
  •    - 04.12.2012 Ödün vermenin dayanılmaz hafifliği!...

:

:

:

: