Başkanlık tartışması, yeniden

Döndük dolaştık başkanlık sistemi tartışmasına geri döndük. Sanki mümkünmüş, Adalet ve Kalkınma Partisi tek başına başkanlık sistemini getirebilecekmiş gibi konu tartışılıyor, “koca profesörler” TV kanallarını dolaşıp fikir beyan ediyorlar.
Döndük dolaştık başkanlık sistemi tartışmasına geri döndük. Sanki mümkünmüş, Adalet ve Kalkınma Partisi tek başına başkanlık sistemini getirebilecekmiş gibi konu tartışılıyor, “koca profesörler” TV kanallarını dolaşıp fikir beyan ediyorlar.

Bir defa daha söyleyeyim. Türkiye’de zaten başkanlık sistemi var; mutlak başbakanlık sistemi… Siz bir de başbakanın köşke çıktığını hesap edin! Dünyada bu kadar yetkiye sahip ikinci bir seçilmiş devlet veya hükümet başkanı olamaz. Hani 10 Kasım törenlerinden kaçmak için uğramıştı ya bizimkiler Brunei Sultanlığı’na, işte ancak orada o kadar yetki olabilir…

Hep Türkiye’deki sistemin parlamenter demokrasi olduğunu söylüyoruz; bu pek de doğru değil. Veya kısmen doğru. Evet bir parlamento var, parlamenterler de var ama mevcut seçim ve partiler yasaları sayesinde her ikisi üzerinde de parti liderleri sultası var. Bu bir. İkincisi; mevcut Türkiye anayasasına göre cumhurbaşkanlığı hiçbir ülkede olmadığı ölçüde yetkilerle donatılmış, icranın başı durumuna getirilmiştir. Evet, Kenan evren paşa kendisine göre ve sanki hiç gitmeyecekmiş gibi bir cumhurbaşkanlığı yetki manzumesini 1982 anayasasına monte ettirmiştir.

Mevcut anayasa çerçevesinde cumhurbaşkanı yetkileri çoğu krallık, sultanlık, emirlik falandan çok daha geniş; diğer “demokrasilerle” kıyas götürmeyecek düzeydedir. Mesela ABD Cumhurbaşkanı Barak Obama’nın yetkileri TC Cumhurbaşkanı Abdullah Gül’ün yetkilerinin yanında hikâye kalmaktadır. Ne var ki ne Gül ne ondan öncekiler bu yetkilerinin çoğunu kullanmadılar, teamüllere uydular, başbakana ve başbakan yönetimindeki parlamenter teokrasiye boyun eğdiler.

Bakın, mevcut anayasaya göre TC cumhurbaşkanı devletin başıdır. Bu makamda oturan, aynı zamanda Türk Silahlı Kuvvetleri’nin de başkomutanıdır. Cumhurbaşkanı eğer isterse 4 yıldızlı üniformasını giyerek bile görevini sürdürebilir. Başkomutanlık sembolik değildir. Nitekim askeri manevralarda “şeklen” cumhurbaşkanları genellikle üniforma giymektedirler. Cumhurbaşkanı Meclis’ten gelen kanunları inceler ve onaylar, gerekirse veto eder (Meclis’e geri gönderir) ya da imzalar fakat Anayasa Mahkemesi’ne götürebilir. Başbakan’ı atayan ve bakanları onaylayan Cumhurbaşkanı istediği an Bakanlar Kurulu’na da başkanlık yapar. Zaten anayasa cumhurbaşkanını “yürütmenin başı” olarak tanımlamakta ve onun başkanlığında toplanacak Bakanlar Kurulu’na geçici olarak da olsa TBMM’ye ait olağanüstü hal ilanı ve saire gibi özel yetkiler ve güç vermektedir.

Diğer yandan, başbakan ve Bakanlar Kurulu tüm üyeleri gerek görev alanları, gerekse hükümet icraatları dolayısıyla ayrı ayrı ve beraber olarak siyaseten ve adalet önünde sorumlu iken, Bakanlar Kurulu’nu istediği an toplantıya çağırabilen, seçim kararı alabilen, tatileyken Meclis’ olağanüstü toplantıya çağırabilen cumhurbaşkanı görevde olduğu süredeki tüm icraatlerinden, yaptıklarından ve yapmadıklarından tamamıyla “sorumsuzdur.”

Mevcut anayasamıza göre cumhurbaşkanına tanınan ayrıcalıkların en önemlisi vatan hainliği suçlaması dışında görevden alınamaması; bunun için bile Türkiye Büyük Millet Meclisi’nin ancak 5’te 4 çoğunluğunun imzasıyla karar alınabilmesidir. Sorumsuzluk birçok ülke devlet ve hükümet başkanı için geçerli olsa da, bu derece yüksek zırh dünyada hiçbir “başkan”da yok.

Anayasa değişikliği veya yeni anayasa olsun olmasın 2014 yılı Ağustos veya Eylül aylarında Yüksek Seçim Kurulu’nun düzenleyeceği bir takvime göre cumhurbaşkanlığı (veya olur ya değişiklik olur ise başkanlık) seçimine gidilecektir. Bu seçimde adayların kim olacağı şimdiden belli değilse de aday olması durumunda Başbakan Recep Tayyip Erdoğan’ın seçilmesi neredeyse kesin gibi görülmektedir. Mevcut Cumhurbaşkanı Abdullah Gül de aday olur ise, ki bence bu rüyaya yatanlar büyük hayal kırıklığı yaşayacaklardır, durum çetrefilleşebilir. Ancak o kadar, nihayette Erdoğan seçilir.

İşte ister mevcut anayasa, ister değişiklik yapılmış veya yeni anayasayla, Köşk’e çıkacak Erdoğan Mustafa Kemal Atatürk ve İsmet İnönü devirlerinden bu yana ilk kez cumhurbaşkanlığı yetkilerini kullanarak Köşk’ün Türk siyasi ve sosyal hayatında ne gibi bir rol oynayabileceğini dosta düşmana gösterecektir. Erdoğan 1950’den bu yana anayasanın öngördüğü anlamda ilk “Başkan” olacaktır. Esasında İnönü’nün de tam anlamıyla yetkilerini kullanamadığı dikkate alınır ise ve Atatürk’ün hastalık dönemi de dikkate alınır ise, 1937’den bu yana ilk kez bu derece güçlü bir “mutlak başkan” Çankaya’da olacaktır.

Ne demek olacaktır bu durum? Öncelikle başbakanlık bir koordinasyon makamına dönüşecek, hâlihazırdaki devlet bakanlıklarından biri gibi olacaktır. Tüm güç ve yetki hem başkan hem de başbakan yetkilerini elinde toplayacak Köşk’ün yeni kiracısında olacaktır.

Üstelik, eğer anayasa tadil edilmemiş veya yeni anayasa yapılmamış ise bu yeni başkan sınırsız güç sahibi olmasına rağmen yasal olarak da sorumsuz olacaktır.

Şimdi, yeni anayasa tartışmaları sizce çok mantıklı mı?



NOT: Sevgili okurlarım, yeni yıl dolayısıyla iki hafta yazılarıma ara veriyorum. 24 ve 31 Aralık yazılarımı es geçip, kısmetse 7 Ocak günü tekrar buluşacağız. Şimdiden iyi seneler diliyorum.


Bu haber 733 defa okunmuştur

:

:

:

: