Özlemle anıyoruz, nur içinde yat Başkan

Zaman ne kadar hızla akıp gidiyor. Daha dün, mesleğe yeni başlamış bir gazeteci olarak ilk “mesleki” mülakatımı yapıyordum Rauf R. Denktaş ile.
Zaman ne kadar hızla akıp gidiyor.
Daha dün, mesleğe yeni başlamış bir gazeteci olarak ilk “mesleki” mülakatımı yapıyordum Rauf R. Denktaş ile.
“Türkçe mi, İngilizce mi yapalım mülakatı?” diye sormuştu. Sonra, “İngilizce olsun, doğrudan sizin okuyuculara ben hitap edeyim,” demişti.
Korkudan titriyorum. İki yanında kocaman kurt köpekleri.
Odanın bir köşesinde saygıyla oturan sevgili dostum, meslek büyüğüm rahmetli Sait Arif Terzioğlu.

Canım ağabeyim, zamanın özel kalem müdürü rahmetli Alper Faik Genç (sonra İngiltere’ye basın ataşesi oldu, uzun bir dönem de Turkish Daily News’un Londra temsilcisi görevini yaptı) bazı dosyalar sundu mülakat başlamadan hemen önce…
Başkan şöyle bir baktı sunulan evraka,”Tamam, biraz sonra geçeriz bunların üzerinden” dedi, başını bana döndürerek, “Bir saat yeter mi?” diye sordu, cevabı beklemeden “Diğer randevuları birer saat ötele Alper” dedi.
Hayatımda idolüm, liderim, Başkanım Rauf R. Denktaş ile yaptığım bir o ilk mülakat bir de 1980 sonrasında rahmetli Profesör İhsan Doğramacı ile yaptığım ilk mülakatta o kadar ufaldığımı hissetmiştim. Her ikisi de kişilikleri, bilgileri ve karşısındakini sarmalayan, kucaklayan sıcak bakışları ile muhteşem insanlardı.

“Odada sanırım iki saate yakın kalmıştım. Çıktığımda Alper abi bana “günü mahvettin, bütün randevular aksadı” diye sitem etmişti. Elimde değildi, zamana da Başkan hükmetmişti.”

Bazıları çok güzel, bazıları vasat ama çoğunlukla çok önemli mesajların içlerine oya gibi işlendiği belki 200 mülakat bir o kadar da sağladığı bilgilerle yazılan makale ile 30 yıla yakın sıkı bir mesaim oldu Denktaş ile. Zaman oldu bana çok kızdı; zaman oldu küstü. Evet, başkan çok duygusal idi. Beklemediği bir söz veya davranış görünce küsüverirdi. Ama, kısa bir süre sonra büyüklüğünü gösterir, arar ve sanki hiçbir şey olmamış, az önce bir başka konuyu konuşmuşuz da şimdi yeni bir konuyu tartışıyormuş gibi kaldığımız yerden devam ederdi.
Bazen de aylarca sürerdi susma ve temas orucu. Ne aradığımda cevap verir ne de normal zamanlarda randevu almadan girdiğim cumhurbaşkanlığı kapıları bırakın öyle randevusuz açılmayı, randevu taleplerime bile cevap vermezdi. Ama yine, ansızın bir gün telefon çalar, o yumuşak babacan sesiyle “Yarın öğle yemeğine gel” veya “Adadaymışsın, niye aramadın? Sabah kahvaltıya gel, sohbet edelim” deyiverirdi. Mecbur kalmadıkça kucaklaşmayı pek sevmezdi ama o gibi karşılaşmalarda, affettiğini göstermek için belki, sıkıca sarılır “Seni gidi Kanlı seni… Sen adamı deli edersin be!” veya 1998’deki rahmetli Necmettin Erbakan’ın meşhur “Kanlı mı olacak kansız mı” gafından sonra ise “Gel bakalım Kanlı, kanlı mı olacak kansız mı göreceğiz” diye takılırdı.
Bilinci yerinde olarak en son Ankara’da beni kabul ettiğinde de yine “Kanlı geldin mi… Gel bakalım, kanlı mı olacak kansız mı?” diyerek takılmıştı.

Çok özledim Başkan… Çook.
Sensizliğe alışmak çok zor.
Sen gittiğinden bu yana pek bir şey de değişmedi aslında.
Malum cenaze töreninin masrafı tartışmaları ile başladık, sonra belediye grevi, sokakların çöple kaplanması falan derken “biz bu haltı niye yedik” minvalinde bir anlaşma sağlandı… O anlaşma da yürürlüğe giremiyor bir türlü, belediye meclisi toplanamıyor muş. Düşünüyorum da “Kifayetsiz muhterisler, içine ettiler her şeyin” derdin herhalde sen bu duruma…

İktidar da öyle vesselam. Hani Aziz Nesin’in “Yaşar ne yaşar ne yaşamaz” hikâyesi vardı ya, aylardır o senin kurduğun iktidar partisinde hukuken başkan yok. Mahkeme olması gerekeni söyledi, seçimde kimse gerekli çoğunluğu sağlayamadığı için hukuken seçimin tamamlanmadığını, kazanan olmadığını ve dolayısıyla parti tüzüğü uyarınca ikinci tur oylama yapılmasını emretti.
Şimdi, seçim dönemlerinde görülen klasik uygulama yaşanıyor. Delege yakınları memur ediliyor… Kızma başkan, vaziyet bu, ben anlattım sadece.
Kıbrıs görüşmeleri zaten batakta idi sen bizi terk edip ebediyete yürüdüğünde. Bir şey olması da beklenmiyordu. Zaten sana Ankara’da iken hasta yatağında bile bilgi vermişler bu iş bir yere gitmiyor diye. Şimdi patinaj yapıyor, Rum tarafında “arkadaşın” Glafkos Klerides’in partisinden Nikos Anastasiades seçilecek, çözüm süreci tekrar başlayacak, bir şeyler olacak beklentisi var.

Kızma Başkanım… Tamam, bilerek “arkadaşın Klerides” dedim, takılmak istedim… Ama haklısın, Klerides de dedi kitabında zaten kendisinin de çözüm istemediğini, hep zamana oynadığını, çözüm istermiş gibi yaptığını… Onun adamı ne yapacak, o da Klerides’in izinden yürüyecek…
Haklısın Başkanım… Haklısın. Duyar gibiyim öfkeli sesini, “KKTC’yi kökleştirmek, tanıtmak lazım. Çözüm zaten var, eksik olan barış o da olacak ise KKTC tanındıktan sonra olur” haykırışını… Ankara istemiyor ama…
Öyle mi? Sahi Kürt meselesinden sonra Kıbrıs sorununa da mı el atacak Türkiye hükümeti. Demek oradan öyle görünüyor. Doğrusu buradan bakınca sanki müstemleke idaresi yerleştiriliyormuş, bir adım sonra ilhak olacakmış gibi görünüyor. Yani “mıntıka temizliği” falan yok mu diyorsun? Yani “alt yönetim” yerine “doğrudan yönetim” gelmeyecek mi diyorsun.

Başkanım, bana kızacaksın yine ama, buradan öyle görünmüyor… Biliyorum her şeye rağmen Anavatan aleyhine kelam çıkmaz senden ama durum hiç de parlak değil Başkanım…
Öööf, Başkan, neredesin? Ne kadar ihtiyacım var seninle kafa patlatmaya, şakalaşmaya, diyeti bozup çikolata yemeye, kucaklaşmaya…

Özledim Başkanım, çook özledim.
Nur içinde yat. Mekanın cennet olsun.
Bu haber 357 defa okunmuştur

:

:

:

: