Adı anılmayanlar ve sıradakiler

Her ne kadar hak ettiğinden daha fazla uzatılsa ve önemsense de iktidar partisinin kendi iç seçimi birçok ilki yaşamamıza sebep oldu. Bu ülkede iktidar sahibi olmak ne kadarda önemliymiş.
Her ne kadar hak ettiğinden daha fazla uzatılsa ve önemsense de iktidar partisinin kendi iç seçimi birçok ilki yaşamamıza sebep oldu.
Bu ülkede iktidar sahibi olmak ne kadarda önemliymiş.
Üstelik iktidarın gerçek sahibi halka rağmen.
Daha öncede yazdım.
UBP kurultayında kesinlikle taraf değilim.
Daha iyi olabilir diyebileceğim herhangi bir adayda yok.
Sürekli üstünde durduğum, işaret ettiğim isimlerin değil düşüncelerin değişmesinin gerektiğidir.
Bir Genel Başkan seçilecektir ve şu an içinde ülkenin Başbakanı.
21 Ekim öncesini, yaşanan karmaşayı anlatmaya gerek yok.
Hiç görülmedik kampanyalar, her iki adaya da dıştan gelen destekler.
Ve 21 Ekim de sandıklar kuruldu.
iktidar partisi UBP’nin Genel Başkanlığı için karar verecek delege tercihini yaptı.
Sayın İrsen Küçük 14 oy farkla Sayın Ahmet Kaşif’in önünde sandıktan birinci çıktı.
Ama olmadı.
UBP tüzüğü farklı söylüyordu.
Sonuçta çok sancılı yaşanan bir süreç bitmeden yeniden başladı.
Kurultay mahkemelik oldu.
Sayın Kaşif haklı olarak hakkını aradı.
Sayın Küçük de haklı olarak hakkını savundu.
Süreç uzadıkça Sayın Küçük devlet olanaklarını kullanarak ortamı kendisine avantaj yaratacak noktaya getirdi.
Şimdi, bunlar siyasi çekişmeler içinde normal süreçler olarak algılanabilir.
Ama söz konusu olan aynı parti için çalışan insanların keskin bir çizgi ile ayrılmasıdır.
Tüm bunlar olurken de toplumun hiçe sayılması işin UBP’yi de hükümeti de aştığını ortaya koydu.
Bu ortamı artık kim toparlar ya da toparlanır mı bilemem.
Fakat artık bir slogan haline getirilen “İstikrar” kelimesi bende ciddi anlamda rahatsızlık yaratıyor.
Neyin istikrarı?
Kötüye gidişinse, evet doğrudur.
Sayın İrsen Küçük’e Türkiye hükümetinin verdiği destek artık açıkça gösteriliyor.
Türkiye burada bazı değişiklikler yapmak isteyebilir.
Zaten değişim gerekliliğini savunuyoruz.
Bunu bizim yapmamız tercihimiz olmalı.
Ama bizim hiç niyetimiz yok.
Yine dönüp dolaşıp aynı noktada tıkanıyoruz.
İsimler değişmemeli, düşünceler, politikalar, vizyonlar değişmeli.
Öyle bir ihtimal var mı?
Bugün için yok.
Anımsayacaksınız;
21 Ekim’deki kurultay süreci öncesinde Türkiye’den yetkililer, Bakanlar kuzey Kıbrıs’a gelmiş, açılışlar, toplantılar yapılmış ve hükümet çalışmalarının başarısından bahsedilmişti.
KKTC’de potansiyel olarak artan Üniversitelerin öğrenci sayıları, turizm alanındaki başarılar, Türkiye’den gelecek su ve elektrik ile siyasi istikrar vurgusu yapılmıştı.
Kurultay mahkemede iken KKTC tarafından hazırlandığı belirtilen bir de ekonomik protokol imzalandı.
Son yapılan istihdamlarla bana göre bu protokol da ortadan kalkmıştır.
Çünkü taraflardan biri üzerine düşeni yapmadı.
İmzasına sadık kalmadı.
Protokol maddelerinden kamunun etkinliği ve personel istihdamı konuları istenileni vermedi.
Ülkede sadece ekonomik anlamda değil, yaşamı etkileyecek her alanda gerileme ve kötüye gidiş varken sırf kurultay için bunların tersini iddia etmek karşısındaki ülke insanını saf yerine koymaktan başka bir şey değildir.
Burada yapılan kuzey Kıbrıs insanından çok kendini kandırmaktır.
Türkiye’nin Kıbrıs işlerinden de sorumlu Başbakan yardımcısı Sayın Beşir Atalay UBP kurultayına sayılı günler kala yine bildik sözleri söylemek için kuzey Kıbrıs’taydı.
Sayın Atalay’a Türkiye Bayındırlık Ulaştırma ve Haberleşme Bakanı Sayın Binali Yıldırım da eşlik etti.
Yine açılışlar, toplantılar yapıldı.
Yani aynen 21 Ekim öncesinde olduğu gibi.
Bu defa verilmek istenen farklı bir mesaj daha vardı.
Konuk Bakanların ziyaret programında Cumhurbaşkanlığı yoktu.
Burada Sayın Eroğlu’na kurultaya yönelik bir mesaj verildi.
Bir mesaj da özelde UBP delegesine genel de KKTC halkına verildi.
“Bir Genel Başkanın Başbakanken değiştirilmeye kalkışılması durumunda bu ( ekonominin etkilenmesi) beklenir. İktidar partilerinde Genel Başkan değişimi daima bunu etkiler. Ben hatta yine de hafif geçti diyorum. Çünkü yaklaşık 1 yıldır iktidar partisinin kurultayı her konunun içinde. Türkiye olsa buna katlanamazdı, dayanamazdı mesela.
Daha fazla ekonomik dengesizlikler, sarsılmalar olabilirdi. Buna dünyanın hiçbir ekonomisi dayanmaz. Siyasetin bu konulardaki, ekonomik programın uygulanması konusundaki hassasiyeti her şeyin başında geliyor.”
Sayın Atalay bunları söylüyor.
Protokolün ihlal edildiğini söylemiştim.
İktidar partilerinin Genel Başkanlarının değiştirilmesi tamamen söz konusu siyasi partinin kendi iç demokrasisiyle ilgili bir meseledir.
Bunları söyleyerek bu ülke halkı önünde kendinizi boş yere niye tartıştırıyorsunuz?
Protokol imzalayan, ekonomik durumu kötü olan ülkelerde Başbakan veya herhangi bir yönetici değiştirilemez mi?
Kaldı ki bunları yapamayanların bunu kabullenip gereğini yapması erdemliktir.
Düşünüyorum, kendi kendime konuşuyorum.
Bunları neden yazıyorum?
Objektifliğimi kaybetmeye mi başladım?
Ama bulduğum cevap “Hayır” oluyor.
Bu ülkede yaşayan bir insan olarak bunları düşünüp yazmam gayet normal.
Çünkü endişem var.
Endişem şu;
7 Nisan da LTB’nin seçimi var.
En kötü ihtimalle önümüzdeki yıl genel seçimler, ondan sonraki yıl da Cumhurbaşkanlığı seçimi var.
Bir partinin iç seçimi için Türkiye’den müdahale isteniyorsa, Türkiye hükümeti de bu isteği yerine getiriyorsa artık bu ülkede hiçbir seçimin müdahalesiz geçmesi mümkün olmayacak.
Yine ekonomi kötü diye, yine protokol uygulansın diye Başbakanı ve elbette iktidarı değiştirmeye kalkmayın telkinleri havada uçuşacak.
Birileri bugün için demokrasiyi, hazmetme olgunluğunu, iradesini teslim ediyor.
Belki de bugün kazançlı çıkılacak.
Ama sıra kendilerine gelince isimleri bile anılmayacak.
Aynen şimdi isimleri bile anılmayanlar gibi.
Bu haber 747 defa okunmuştur

:

:

:

: