Londra Anıları… (2)

Soğuk ve yağmurlu bir Londra akşamında kalmıştık. Bir de SİRK DE SOLEİL’i anlatmıştım size…
Soğuk ve yağmurlu bir Londra akşamında kalmıştık. Bir de SİRK DE SOLEİL’i anlatmıştım size… Salı gecesi oradaydık. Cumartesi gecesi de FANTOME The OPERA ‘da olacağız. Elbette konusunu çok iyi biliyorum. Yıllar önce siyah- beyaz filmini izlemiştim. Bilmesem, kesinlikle yabancı bir dilde izleyemem. Aslında pek çok opera ve operet yazıldığı dilde sergilenir, böyle bir kural vardır. Bu nedenle hazırlanan broşürlerde konu ve olaylar sizin dilinizde ayrıntılı anlatılır.Yıllar önce İzmir’deizlediğim bir opera için, “ Keşke sahne üstündeki ekrandan yazı geçirilse…” demiştim. Bir opera sanatçısı arkadaşım (ALTUĞ DİLMAÇ) da bunun alt yazılı filmlere benzeyeceğini, dikkati dağıtacağını savunmuştu. Çok da haklıydı elbette… En doğru davranış biçimi, sanat etkinliğine gitmeden hakkında ayrıntılı bilgi sahibi olmak…
ZAMAN SU GİBİ AKIYOR
Zaman su gibi akıyor. İş günlerinde oğlum işine gidiyor, biz de Seda ile görmediğimiz semtlere bir gezi gerçekleştiriyoruz. Alışveriş merkezlerine, minik resim galerilerine, klasik eşya dükkanlarına bakıyoruz. Ben satın almaktan çok fikir sahibi olmayı seviyorum. Bu arada Londra’da olduğumu duyan dostlarımdan, orada yaşayanlardan görüşme davetleri alıyorum. Sürem kısa, bu zamanı çocuklarımla geçirmek istiyorum. Nasılsa artık her yıl ama temmuz ya da ağustos ayında onlara geleceğim. Bir de en önemlisi İstanbul’da birkaç günlük mola vereceğim. Yorucu saydığım bir yolculuk oldu çünkü… O zaman yolculuk saatler sürmeyecek. Daha keyifli olacak benim için…Bugün hava çok soğuk ve yağmurlu… Ara ara yağmur yağıyor. Gökyüzü gri… Ben yağmurlu günleri çok severim. Aslında her günü severim, daha doğrusu sevilecek bir yanını bulurum. Yağmurlu günlerde içime yolculuklarım daha çok olur. Geçirdiğim hayatı, bugüne dek yaşadıklarımı, neleri isteyip de elde ettiğimi… Her şeyi düşünürüm. Bunu yaparken de keşke’lerim hiiiiç olmaz…
OKUMA SAATİM

Kızım markete gitti, bense evde kalıp kitap okumayı tercih ettim. Ağaçlarda tek yaprak yok… Yapraklanınca hele de çiçek açınca buraları daha da güzel olur herhalde… Gözüm pencere pervazlarında yaramaz sincabı arıyor ama yok… Üşümüştür ve bir ağacın kovuğundaki yuvasındadır şimdi…
Okuma saatlerimde genellikle pencere önündeyim. Sıkıldıkça çevremi seyretmek çok hoşuma gidiyor. Gün boyu gezmek istemiyorum. Programlı bir tatil oluyor. Aslında her yeri görmek de istemiyorum. Her gelişimde birkaç yer, daha akılda kalıcı olur ve de daha keyifli…
EVLER

Genişçe bir sokak… Sağlı sollu iki ve üç katlı evler dizili… Genellikle beyaz boyalı ya da beyaz taş… Oymalı, süslü pencere pervazları ve kapı girişleri, ferforje fener şeklinde lambalar asılı… Ben çok sevdim.
Karşı binalara bakıyorum. Hava kararırken ışıkları bir bir yanıyor… Her ev için bir öykü uydurabilirim rahatça… Karşı evin ikinci katı… Balkon önündeki koltukta seksenli yaşlarda bir beyefendi gazetesini okuyor. Sanırım televizyonu açık, ara sıra başını kaldırıp izliyor. Köşede yüksek ayaklı abajurdan sarımsı bir ışık dağılıyor… Odaya loş ve sıcacık bir hava yayıyor. Gözlerim çatıya takılıyor. Bacadan ince bir duman çıkıyor. Demek bu ev de şömineli…
İçinde yaşayanlara sağlıklı bir ömür dileyerek kitabıma dönüyorum. ŞEMSPARE… (Elif Şafak) Doğrusunu söylemek gerekirse başlangıçta pek sevmemiştim kitaplarını… Okudukça ısındım, yaşam öyküsünü adım adım öğrendikçe daha da sevdim…
DOSTLUKLARIMIZ

Yaşamda da böyledir aslında… Arkadaşlarımızı tanıdıkça, farklılıklarını gördükçe eleriz; gitgide ayrıntılar daha önem kazanır, kazandıkça birileri daha elenir… Sonunda bize damıtılmış dostlar kalır… Vazgeçilmeyen, paha biçilemez gönül dostları… İyi ki varlar, olmasaydılar ne yapardık bilmem. Dertlerimizi, sevinçlerimizi kimlerle paylaşırdık?
OKUMAK

Kitap okumak böyle bir şey… Okudukça kitapların, tanıdıkça da yazarların tiryakisi olunur… Evde bıraktığım kitabım “NAR AĞACI” aklıma geliyor. İlk kez kitabını okuduğum Nazan BEKİROĞLU’na ait… Farklı coğrafyalar, farklı kültürler ve hayatın olmazsa olmazı AŞK… Kitabı ancak yarıladım, sanırım 200lü sayfalardayım. Aklımda kalan kitabın kapağındaki söz: SEN ÖYLE ÇAĞIRMASAN BEN BÖYLE GELMEZDİM.”
Kitabı yanıma almadım ama aklım da onda kaldı. Trabzon’da başlayan, Tebriz- Tiflis- Batum- Bakü- İstanbul hattında geçen bir roman… En önemli yanı da farklı bir roman tekniği mi demeliyim, yazarın buluşu demek daha doğru olacak galiba… Yazar eline aldığı fotoğraflarla yıllar öncesine dönüyor, tekrar başka bir fotoğrafla geçmiş zaman tüneline dalıveriyor. Bu tarz romanlardan hoşlananlar için harika ötesi bir şey…
Gelirken sekiz kitap aldım yanıma. Kızıma bırakmak için. O burada Türkçe kitaba hasret… Hacettepe- Sosyoloji mezunu… Onunla pek çok konuyu tartışırız, anlamadığım yerleri sorar öğrenirim. Ben öğrenmeyi çok severim. Kazandığım her şeyi okuma ve öğrenme tutkuma bağlarım.
SHAKESPEARE

İngiltere’ye gelmişsin. Burası Shakespeare’in yeri… Üstelik dünyaca ünlü bir operaya da gideceksin. Bilmeden olmaz. Elbette bu notları Kıbrıs’a dönünce yazıya geçiriyorum. Ben gezmeye gittiğim yerlerde notlar alırım, yazarak zaman harcamam. Onun yerine bol bol yaşarım, hissederim, koklarım, dokunurum.
Şimdi bilgisayarımın başındayım. Kitaplığımdan ROMEO ve JULİET’ialıyorum. Bu gerçekten çok az kişide bulunduğunu tahmin ettiğim bir baskı… 1938 yılında basılmış. SÜHULET KİTABEVİ’nin baskısı… Kırmızı deri kaplı… Eski hatıra defterlerini andırıyor. Trajedi, üç perde… Türkçeye çevirense İlhan Siyami TANAR…
Bu kitap kaç adet basıldı acaba? İç kapakta, görkemli bir tiyatro sahnesi kenar süsü içinde, bunlar yazılı. Sayfanın üst kısmında, Shakespeare’nin kırmızı renkte basılmış minik bir fotoğrafı var… Sayfanın altında da mühre benzeyen bir yuvarlak içinde şahlanmış bir at ve içinde S ve E harfleri var. Ne anlama geldiğini çözemedim, doğrusu… Arka sayfada cevabı buldum, bu yayınevinin sahibi Semih Lütfi ERCİYAS’mış. Onun ilk adı ve son adının ilk harfleri olmalı…
Düşünün ben doğmadan çok önceleri basılmış bir kitap… Tam 75 yaşında… Kimlerin elinden geçti, kimler okudu, kimler okurken gözyaşı döktü, kimbilir?
Ön söz kısmı tamı tamına 5 sayfa… O zamanın dilinde ve anlatımında son derece güzel bir Türkçeyle tercüme edilmiş gerçekten… Bu sayfalarda Şekspir’den söz ediyor.
Shakespeare’nin 1564’te doğuşundan başlar. 1576 yılında İngiltere’de tiyatro namına seyyar tiyatro ve oyunculardan, kısa oyunlar sergileyen kumpanyalardan başka bir şey yoktur. Üstelik 1642 yılında İngiltere’nin tüm tiyatroları kapatılır. İlk defa 1576’da Londra’nın kenar mahallelerinde THE THEATRE (James Burbage tarafından)isimli tiyatro açılır. Shakespeare, 1586’da 22 yaşında bu tiyatroya katılır.
Yazar, önceleri aktörlük yapar yani tiyatro sanatçısıdır. Ancak yazarlığa ne zaman nasıl geçtiği konusunda bilgi yoktur. Zaten pek çok eseri bölük pörçük oynayanlar ve yönetenlerin ezberlerinde kaldığı kadarıyla bilinir. Hatta süflörlerin ellerinden alınan yarım müsveddelerle eserleri derlenir. O, tüm eserlerini oynanmak için yazar. Eserleri sağlığında basılmaz. Biline odur ki, Shakespeare yazmaya başlamadan beş yıl kadar eski piyeslerin tashih (düzeltme) işlerini yaptıktan sonra kendisi de yazmaya başlamıştır. Önceleri komediler yazar, halk arasında şöhret olur; ancak saray çevresindeki şöhretini “ Bir Yaz Gecesi Rüyası” ile “Romeo ve Juliet’e borçludur.

ROMEO VE JULİET

Romeo ve Juliet, çok eski tarihlerden beri çeşitli yazarlar tarafından kaleme alınmış bir konudur. Bu konu hemen her milletin hayatında var olan çarpıcı bir aşk öyküsüdür.
Eski Yunan Edebiyatında……………. Hero ile Leander
Roma’da Ovid’in………………………… Piramus ve Tisbe
Luigi Da Porta (İtalyan) (1520 veya 1535) ………… Giulietta
(İtalyan) Mosaccio (1460…) ……………………………. Romeus’u yazmıştır.
1535’te ise İngiltere’de yayınlanan bir gazetede JULİET isminin yanında bütün ayrıntılar verilmektedir:
“ Juliet, Verona’nın asil ailelerinden Kapulet’lere mensuptur. Lord Montesgi’nin en büyük oğlu Romeo’yu sever, gizlice evlenirler. Fakat Romeo, iki ailenin arasındaki düşmanlıktan dolayı bunalıma girer, kendini zehirler. Juliet de hançeriyle kendini öldürür.”
Shakespeare, bu küçük nottan çok etkilenir. Eser böyle bir başlangıç noktasından hareketle yazılır.
Ünlü şair LORD BYRON da Verona’dan yazdığı mektubunda Romeo ve Juliet’in gerçekten yaşadığını, hatta mezarlarını gördüğünü anlatır.
Ne kadar hoş… Nasıl olduğu değil, böyle bir eserle bizi buluşturduğu için Shakespeare’ye minnettarız.

THE PHANTOM OF THE OPERA

9 Şubat 2013… Cumartesi… Evden erken çıkıyoruz. Londra’nın merkezine doğru yol alıyoruz. Opera binasının olduğu alan muazzam binalarla çevrili… Heykeller, süslemeler… İnsan kendini bambaşka bir dünyada hissediyor.
Bence kültüre önem veren, tarihi eserlerini gözü gibi koruyan tüm ülkeler ve şehirler böyle… Roma, Paris, Moskova, Petersburg, Stockholm, Bükreş…
Opera binasının dört ayrı kapısı var. Elektronik biletlerimizi gösterip içeri giriyoruz. Kırmızı halı kaplı merdivenleri ağır ağır çıkıyoruz. Çünkü inanılmaz bir kalabalık var. Salona girdiğimiz zaman gözlerime inanamıyorum. Kendimi bir rüya aleminde hissediyorum. Koltuklar kırmızı ve son derece rahat… Elbette yerler de kırmızı halı kaplı… Tavan ve duvar süslemeleri, localar, sahne anlatılır gibi değil…
Koltuk arkalıklarının tam orta yerine konmuş, kırmızı, çok şık dürbünlerden alabiliyorsunuz. ( bir sterlin atarak) Oyun başlıyor. Kendimi oyunun içinde buluyorum. Konuyu neredeyse ezbere bildiğimden bir sıkıntım yok. Efektler, tavandan inen heykeller, ses düzeni… Bu kadar mükemmel bir oyun izlemedim gerçekten. Oyun boyunca, seyircilerin heyecanı… Ansızın sisler arasından yükselen sokak lambaları, kayar gibi çekilen gondollar… Sanatçıların kostümleri… Yüzlerce oyuncu… Karnaval geçidi gibi kıyafetler… Hangisine bakacağınızı şaşırıyorsunuz… Maskelerin hangisinden Operadaki Hayalet çıkacak diye yüreğiniz ağzınızda… Ah! Hangi birini anlatsam… Tek kelimeyle MUHTEŞEM… Bence Londra’ya gitmişseniz ve bu oyunu izlememişseniz, bu ülke hakkında bilgi ve kültürünüz yeterli olamaz.

İki perdelik oyunu, üçüncü kattan izliyoruz. Beş katlı bir salon… Altın yaldızlarla süslü localar, duvarlarda ünlü yazar ve şairlerin büstleri… Oyun iki buçuk saat sürüyor. Bana kalsa keşke hiç bitmese… Oyun arasında dondurma satan kırmızı üniformalı opera görevlileri… Dondurmamı da yiyorum, büyük bir keyifle…
Bence Londra seyahati burada bitmeli… Bu güzelliğin üzerine başka söz söylemek yersiz olur. Yaşam SANAT üzerine kurulu olursa daha bir ayrıcalık taşıyor… Barçın’ıma ne kadar teşekkür etsem azdır.
Bu haber 490 defa okunmuştur

:

:

:

: