Hayatımdan küçük hikayeler… (1)

Hepimizin hayatında bizi etkileyen, unutamadığımız pek çok anı vardır… Ne zaman biri anlatmaya başladı, şimşek çakar beynimizde, ansızın hatırlarız hem de yıllar öncesini… Unuttuğumuzu zannettiğimiz olay ve kişiler geçer aklımızdan…

Hepimizin hayatında bizi etkileyen, unutamadığımız pek çok anı vardır… Ne zaman biri anlatmaya başladı, şimşek çakar beynimizde, ansızın hatırlarız hem de yıllar öncesini… Unuttuğumuzu zannettiğimiz olay ve kişiler geçer aklımızdan…
BİR DEMET GÜL
Birkaç yıl önceydi. İlkbaharın ilk günleri. Havalar ısınmaya, güneş doğayı uyandırmaya başlamıştı. Arabamı bir evin önüne park etmiştim. Arabadan inerken tek katlı evin bahçesi gözüme ilişti.
Küçük bir havuz, etrafında bodur süs ağaçları, yemyeşil çimenler, özenle ekilmiş çiçekler… Neşeyle açmış rengarenk güller vardı. Daha önce nice güzel bahçeler görmüştüm ama burası onlardan çok farklıydı. Sanki her şey birbirine sevgiyle sarılmıştı.
Başımı kaldırdım, kapının önünde iskemlede yaşlı bir beyefendi oturuyordu. Güneşleniyordu. Tam o sırada elinde kahve tepsisiyle eşi çıkageldi.
- Günaydın efendim! Hava ne güzel! dedim.
- Evet evet, bahar nihayet geldi, dediler.
- Bahçeniz ne kadar güzel! Seyretmekten kendimi alamadım, dedim.
Sözlerim belli ki onları çok sevindirmişti. Bir şeyler mırıldandılar, teşekkür ettiler. Oradan ayrılıp işimi yapmak için yolun hemen sonundaki Şehit Tuncer ilkokuluna girdim. Yarım saat sonra arabamın yanına geldiğimde onların beni beklediklerini gördüm. Ellerinde bahçelerinden toplanmış bir demet gül vardı.
- Alır mısınız, dediler… Bizden size küçük bir armağan…
Teşekkür ettim. Gözlerim dolu dolu olmuştu. Fazla bir şey söyleyemedim.
Ne güzel insanlardı onlar… Sevgi dolu, dostluk dolu… Tanımadıkları kişiye bir demet gül verecek kadar sevecen…
O günü ne zaman hatırlasam; kendimi borçlu hissederim. Evet bir borcum var. Bir gün o iki tatlı insanı ziyaret edip, bir fincan kahvelerini içmeliyim. Hatırlarını sorup gönüllerini almalıyım…
(6 Nisan 1997, Biraz Mutluluk Alır mısınız? )


NE GÜZEL
Güne
Kuşlarla, ağaçlarla
Güneşle başlamak…
Mavi olup mavilere karışmak…
Bulut olup
Dolaşmak gökyüzünde…
Gözlerini kapatıp
Olanca gücünle
Düşlemek sevgileri
Ne güzel!...

Ne güzel
Merhabaların olması tanımadıklarına…
Çiçeğe, böceğe
Yeşil yeşil bakmak…
Avuçlarında okşamak sevgiyle
Varsaymak dostlukları
Yok saymak ihanetleri…

“ VARIM” diyebilmek inatla
“ YAŞIYORUM” diyebilmek
Ne güzel!...
( Yüreğin Çağırdı Beni, 2006 s. 84)


BİR BARDAK LİMONATA İSTER MİSİNİZ?

Çanakkale’deyim… Güneşli ve pırıl pırıl bir gün… Yaya kaldırımın ağaçları başımın üstünde gölge… Bu şehri çok seviyorum. Denizden esen hafif rüzgar içimi ferahlatıyor. Sevgiyle etrafıma bakınarak yürüyorum… Burayı görmediğim zamanlar için güzellikleri belleğime yerleştirmeliyim. Apartman girişleri bile güllerle, çiçeklerle bezeli… Huzur dolu bir yerdir Çanakkale… Deniziyle, insanıyla… Sakindir, sizi bunaltmaz… Kafelerle dolu sahile ineceğim… Şimdiden her yer hareketlenmeye başlamış bile. Akşama doğru iğne atsan yere düşmez… Turizm mevsimi açılmış çoktan…
Evden çiçekçiye doğru yürüyorum. Yarın anneler günü… Annemin çiçeklerini bugünden seçmeliyim ki yarına hazır olsun. Anneciğim yıllardır bana hasret… Ben de büyük oğlum Barçın’a… Yaşamın döngüsü bu… Kabullenirseniz mutlu olmak kolaylaşıyor… Annem her an beni yanında istiyor… Ellerimi tutuyor, gözlerime bakıyor… Az geliyor ne kadar yanında olsam… Bu kez beni beğeniyor sıska kızı biraz kilo almış, hoşuna gidiyor… Yanaklarına renk gelmiş diyor her fırsatta…
Dalmışım… Tatlı bir sesle kendime geliyorum:
“ Bir bardak limonata ister misiniz?”
Bir an şaşırıyorum, anlamıyorum zannedip tekrarlıyor… Dokuz on yaşlarında bir küçük kız… Dalgalı saçları omuzlarından aşağı dökülüyor… Kısa kot eteği, pembe işlemeli bluzu, beyaz çorapları, keten ayakkabılarıyla tam bir çocuk… Kocaman çocuk gülüşüyle o kadar güzel ki! Masaldan fırlamış gibi… Az ötede bahçe duvarına oturmuş iki kız daha var… Bu önümü kesen… Plastik bardaklar, yanında kocaman şişede içinde buz parçaçıklarıyla limonata…
“ Ben içmesem de içmiş gibi yapsam ve ödesem, olur mu?” diyorum…
“ Siz bilirsiniz efendim…” diyor. İki bardak limonata parası ödeyip yanlarından ayrılıyorum. İçimden onları kucaklamak geliyor… Yüzleri gülüyor…
Bunlar bizim çocuklarımız… Geleceğimiz, bir tanelerimiz… Hayata hazırlanıyorlar, uçuş denemeleri yapan kuşlar gibi…
Sekiz on adım attıktan sonra arkama dönüyorum, aynı küçük kız bir beyefendiyle konuşuyor… Güzel bir anadil kullanıyor, son derece nazik… Mutlu oluyorum… Onun ve onun gibilerin adına gelecekten umutluyum…
11 Mayıs 2013/ Çanakkale

ÇOCUK
Oyna bebeklerinle
Gül yanakların çukurlaşsın
Üzülme elbisen kirlendi diye
Saklambaç oyunlarında sobelendiysen
Oyunbozanlık etme…
Bırak oyunlar
En tatlı yerinde kalsın…
Çatma kaşlarını çocuğum
Kahkahaların çınlatsın
Şimdi ortalığı…
Doya doya sev bebeklerini
Düşlerin sınırsız olsun…
Çocukluğunun düş olduğu zamanları da göreceksin…
(Farklısınız, 1997 s. 19)


ÇÖREKÇİ

Havalar serinlemeye, ağaçların gölgesi uzamaya başladı… Şu aralar hemen her akşamüstü, sokağımızdan “ Çörekçiiii!..” diye bağırarak geçen bir satıcı var. Çocukluğumdan beri “ Simitçiii!..” seslenişi her zaman beri sevindirmiştir. Gözümün önünde üstü kızarmış susam kaplı kocaman çıtır bir simit beliriverir…
Her zaman patatesi, karpuzu avaz avaz bağırarak satmanın ne anlamı var, derim… Derim de ama evinde oturanın da onları görmeyeceği malum tabi…
Bilirsiniz bazen küçük bir ses, bir renk, bir obje bir nada hem de ışık hızıyla bizi yıllar öncesinin yaşanmış bir karesine bırakıverir…
İşte o zaman insan denilen varlığın inanılmazlığına hayran olurum… Bir de onu YARATANa…
Çörekçinin sesi de beni bir anda yıllar öncesine götürdü… Galiba 1979 yılıydı. Büyük oğlum Barçın, üç- üç buçuk yaşlarında… O yıllarda ADA’da betonlaşma yok. Bugünkü tıklım tıkış alanlar göz alabildiğine bomboş… Yemyeşil ekili tarlalar ta Mağusa anayoluna kadar uzanıyor… Apartmanlar tek tük… Biz de Kaymaklı’da bir apartmanda oturuyoruz. Kardeşler Apartmanının üçüncü katındayız. O yıllarda bayağı lüks sayılabilecek modernlikte bir daire. Şimdilerde yapılanlarla yarışması imkansız elbette…
Oğlum Barçın, zamanının büyük bölümünü ön balkonda geçiriyor. Ne de olsa apartman çocuğu… Kum kasası, arabaları… Kocaman tavşanı ve ayıları… Hatta uçurtması… Arka balkonda bir kutu içinde beslenen sarı minik ördeği… Pencere önüne yuva yapmış güvercinleri… Akvaryumda da türlü balıkları…
Oğlumla akşamüstleri tarlalar arasındaki patikalarda yürüyüş yapıyoruz. Minicik elleriyle kopardığı papatyaları bana bir verişi var ki… Yıllar da geçse unutulmaz… Biz anneler ve çocuklarımız her zaman ÖZELİZ birbirimiz için…

Derken bir gün, bizim ıssız semtten bir çörekçi geçmeye başlıyor. Küçük oğlum için bu çok önemli, çok büyük bir olay… Hemen minik bir sepet buluyoruz, sapına ip bağlıyoruz. Artık hemen her gün, bu çörekçiden sıcacık bir çörek alıyor. Parasını sepete koyuyor, büyük bir keyifle balkondan sarkıtıyor, çöreğini alıp yiyor…
Aradan ne kadar zaman geçti, bilmiyorum. Oğlum, aldığı çöreği yememeye başladı. Ya birazcık ucundan koparıyor ya da hiç dokunmuyordu. Bunu fark edince ona, artık çöreği yemediğine göre, almamıza gerek olmadığını anlattım… Aslında uysal bir çocuk olmasına karşın sertçe tepki verdi.
“ Ama anne! Sen o çocuğun ayakkabılarını gördün mü? Çok eski; hem elbiseleri de kötü… Ben çörek alırsam o da parasını biriktirir ve kendine belki yeni ayakkabılar alır…” dedi.
Ertesi gün, çörekçinin yolunu ben de gözledim. “ Çörekçiiii…” deyişini duyar duymaz salonun perdeleri arkasına gizlenerek onu izledim.
O, yedi- sekiz yaşlarında, sarışın, büyük ihtimalle mavi gözlü, saçları sıfıra vurulmuş; incecik kolları, zayıflıktan fırlak diz kapakları ile sıska sayılabilecek bir çocuktu… Sırtında ağarmış, rengi atmış, kendine büyük gelen bir tişört ile küçülmüş, daralmış bir pantolon giyiyordu. Ayağındaysa iyice eskimiş terlik benzeri bir şey vardı… Apartmana yaklaşınca:
“ Barçın, n’apan abicim, iyisin?..” dedi.
Oğlum, hemen sepeti ipinden tutup indirmeye başladı. Bir yandan da kaç tane çöreği kaldığını soruyordu… Belli ki aralarında sıcak bir dostluk oluşmuştu ve ben bunu önceden fark edememiştim.
Artık çörek alma- almama konusunu oğlumla bir daha hiç tartışmadık… Aradan ne kadar zaman geçti bilmiyorum… Belki birkaç hafta…
Bir akşam, mutfakta, her zamanki gibi yemek hazırlığına dalmıştım. Hava iyice kararmış olmalıydı. Oğlum yanıma geldi, eteğimden çekiştirerek titreyen bir sesle:
“ Anne, çörekçi hala gelmedi… Nerde kaldı?..” dedi.
Baktım gözleri dolu doluydu… Dudakları bükülmüştü… Hemen eğilip kucağıma aldım. Birlikte oturma odasına geçtik. Koltuğa oturduk. Ona sevgiyle sarıldım… Çörekçinin geliş saatinin üstünden belki de iki- üç saat geçmişti. Demek ki oğlum, saatlerdir balkonda, akşamın karanlığında, çörekçinin yolunu gözlemişti ama o gelmemişti…
Saçlarını okşadım… Demek ki küçücük oğlum, yavaş yavaş büyüyordu ve bana artık zor sorular sormaya başlamıştı…
“ Bak canım, hani sen onun ayakkabıları eskimiş, belki de onun için çörek satıyordur, demiştin ya!.. Demek ki ağabeycik, ayakkabı alacak kadar para biriktirdi… Alınca da çörek satmasına gerek kalmadı…” dedim…
Oğlum, dolu dolu gözlerini elinin tersiyle silerek pırıl pırıl, ışıl ışıl gülümsedi bana… Başını salladı… Belli ki sözlerim onu inandırmıştı… Kucağımdan inerek arabalarıyla oynamaya başladı…
Bu kez düşünme sırası bendeydi… Gerçekten çörekçi nerdeydi? Neden gelmemişti bugün? Hasta olabilir miydi?
Çörekçi çocuk, sonraki günlerde de hiiiç görünmedi. Oğlumu inandırmıştım ama kendimi inandırmam hiç de kolay değildi…
Onu her hatırlayışımda içime bir hüzün çöker, gözlerim dolar…
( 18 Eylül, 2003/ Hayat Bir Şölendir, 2008)

ÇOCUKLAR

Güne aydınlık gözlerle bakın
Bakın ki
Karanlıklar aydınlansın…
Bulutları dağıtsın gününüzden
Sıcacık gülüşleriniz…
Başınız dik olsun her zaman
Onurlu, gururlu…
Yaşama adım atan ayaklarınız
Korkusuz olsun
Tıpkı yürekleriniz gibi…
(Farklısınız, 1997)

YENİ ÖYKÜLERİMDE BULUŞMAK ÜZERE….
Bu haber 313 defa okunmuştur

:

:

:

: