Köleler imparatorluğu (2)

İnsanoğlu hep özgürlüğün peşinde koştu. Krallarımız özgürlüğümüz için savaştırdı. Özgürlüğümüz için yaktık insanları, özgürlüğümüz için sürgün ettik, yağmaladık, çocuk, kadın, ihtiyar demeden yok ettik.

İnsanoğlu hep özgürlüğün peşinde koştu. Krallarımız özgürlüğümüz için savaştırdı. Özgürlüğümüz için yaktık insanları, özgürlüğümüz için sürgün ettik, yağmaladık, çocuk, kadın, ihtiyar demeden yok ettik. Özgürlük içindi her şey. Din için, ırk için ve daha pek çok şey için özgürlük arıyorduk durmadan. Oysa çok korkuyorduk; parasızlıktan, tükenmekten, ayrılmaktan, ya da bir türlü vazgeçememekten, yalnız kalmaktan bazen de kalabalıktan. Korkaklığın ve cesaretin bulaşıcı bir tarafı vardı da; yalnız sevmenin yoktu. Çünkü sevmek; kucak açmaktı, paylaşmaktı hayatı. Sevmek tahammül etmekti, saygı göstermek, yeri geldiğinde fedakarlıktı. Oysa bunlar korkularımızı besler. Aç kalma, yok olma, yer kaybetme korkusu. Korktukça büyüdü öfke. Büyüyen öfke güce olan tutkumuz daha da çoğalttı. Güçlendikçe zayıfları doğurduk kendimizden ve üstün insana doğru yol alırken, görünmeyecek kadar uzaklaştık birbirimizden. Topluma daha bağlı, insana daha uzak yaşıyoruz… Sonunda her türlü nefret suçunun normal sayıldığı bir dünya kurduk kendimize. Birisinden nefret ederken birisi tarafından da nefret edilen olduk. İleriye doğru attığımız adımlarla geriye gitmeyi başardık. Gün gelecek sularla çevrili dünyamızda susuzluktan öleceğiz. Gün gelecek kendi neslini tüketecek insan… Öyle bir gün gelecek ki; ardından başka bir gün daha gelmeyecek.

Toprağı sürmeyi bilen köylüyü tohum niyetine ektik. Şimdi kendi çaresizliğimizi biçiyoruz. Ve gıda niyetine mikroplarla besleniyoruz. Tüm bu karmaşanın içinde mutlu olmaya çalışmak ayrıca bir delilik, akıl ise deliliğin çaresizliğidir. Çünkü mutlu uyanmak istiyorsan, mutlu uyumalısın.

“Her bireyin başkalarına karşı sorumlulukları vardır.” “Diğerinin özgürlüğü başladığında seninki biter.” Bunlar yine görünmez otoritenin zihnimize yerleştirdiği zorunluluklardır. İnsan sadece kendisine karşı sorumludur. Bireysel benliği toplumsal benliğe en saf şekilde dönüştüremediğimizde; şu an ki yaşam koşulları çıkar karşımıza. Vicdan ve ahlak dediğimiz değerler ise toplumsal benliğin kararlarından oluşur sadece. Bu değerlere tam olarak sahip çıkmamamızın nedeni ise; toplumsal ve bireysel benliğin arasında kalan insanın denge bozukluğudur. Birisine yalan söylediğimizde herhangi bir suçluluk duygusu olmaz. Sadece yalanımızın ortaya çıkmasından kaygılanırız. Ortaya çıkarsa düşeceğimiz durum üzer bizi. Yalanımız ortaya çıkmazsa, hiç söylenmemiş gibi yaşamaya devam ederiz. Bir şeyi benden başka bilen yoksa o şeyde yoktur aslında. Yalan söylemek bireysellik, o yalanın izlerini silmeye çalışmak ise toplumsallıktır. “Tek yalan söyleyen ben değilim”, “tek aldatan ben değilim” işte bu sözler topluma bağlanma ihtiyacımızın dışa vurumudur. Bir kişiye bile sırrını anlatmış olsan, o bir kişiyle topluma bağlanmışsın demektir. Toplum çeşitli araçlar ile insanla arasına mesafe koyar. Bir aile, okul, ülke, il, ilçe, köy, meslek. Bu şekilde alt toplumlar oluşur. Alt topluma karşı “vazifeni” yerine getirdiğinde tüm topluma hizmet etmiş olursun. Sonunda koca dünya Köleler İmparatorluğuna döner. Herkesin birbirini sömürdüğü dev bir imparatorluk… Kanun ve ahlak ile birbirimizi denetleyip kenetlediğimiz, psikolojik baskı ile kontrol altında tutulduğumuz bir toplum.

Düşünsel evrimin bir sonucu olarak her şeyin tanımı sürekli değişir. Artık yeni bir insan tarifi yapmanın da zamanı geldi. Günümüz insanı toplumun gizli kamerasıdır.
Bu haber 553 defa okunmuştur

:

:

:

: