Men Dakka Dukka

Geçtiğimiz kasım ayında Türkiye’nin Hatay iline gitmiştik.
Geçtiğimiz kasım ayında Türkiye’nin Hatay iline gitmiştik.
Hatay’ın Samandağ ilçesinde çeşitli ziyaret ve çalışmalarda bulunmak amacıyla.
Bu ziyaretle ilgili izlenimlerimi yine bu sayfa ve satırlarda paylaşmıştım.
Hatay ilinin Samandağ ilçesi ziyaretini Atatürk’çü Yaşam Derneğinden bir heyet olarak gerçekleştirmiştik.
Ziyaret programı önceden planlanmıştı.
Samandağ Kaymakamlığı, Belediye, Savcılık çeşitli dernek ve sivil toplum örgütüne belirlenen plan dâhilinde ziyaretler yaptık.
Gittiğimiz yerlerde hep bir tedirginlik hissettim.
Bu durumu da diğer arkadaşlarımla paylaştım.
Mesela;
Samandağ Kaymakamlığında ki ziyaretimiz basından gizlenmek istendi.
Bizzat Kaymakam ziyareti haber yapmak isteyen yerel basına izin vermedi.
Resim çekilmesini engelledi.
Bekleyen gazetecilere “Biz sizlere gerekli bilgi ve resimleri dağıtacağız. Lütfen siz haber yapmayın.” şeklinde bir telkinde bulundu.
Elbette ilk başta buna anlam veremedim.
Ama mesele açıktı.
Sorun ziyarete giden derneğin ismiydi.
Atatürk ismi sanırım biraz korkutmuştu.
Düşününüz ki koskoca Türkiye’nin biri ilinin, bir ilçesinde, bir devlet dairesinde bu denli yerleştirilmiş bir korku.
Atatürk korkusu.
Mesele gerçek anlamda ciddi boyutlarda.
İnsanlar korkutulmuş, bazı isim ve olaylar silinmeye unutturulmaya çalışılıyor.
2002 yılından buyana hızlı bir değişim yaşanıyor Türkiye’de.
Bazı konularda iyileşme ve istikrar var olabilir ama demokrasi, zorlama, yönlendirme, baskı ve şiddet olaylarında artış sanılanın da üzerinde.
Önce askeri vesayete son verilemek üzere bazı şüpheli davalar çıktı.
Bugün deniz kuvvetlerini emanet edecek komutan yok.
Binlerce muvazzaf subay suçunu dahi bilmeden cezaevinde.
Bir teröristin tanıklığıyla komutanlara davalar açıldı.
Türk Silahlı Kuvvetlerinin tepesindeki isim terör örgütü kurmak ve yönetmek suçundan suçlu bulundu.
Yani TSK bir terör örgütü damgası yedi.
Sonra Yargı kararları eleştirildi, insanların çocuklarını nasıl yetiştirileceğine, ailelerin kaç çocuk yapacağına, nerde hangi binaların yapılıp yıkılacağına, televizyon dizilerine, kürtaja, içkiye, üniversitelere, imam hatiplere, askeri binalara her şeye müdahale edildi.
Üstelik sadece kendi düşüncelerine uygun olarak.
Eleştiri ve ortak nokta aranmadan.
Siyasetçiye, sanatçıya, sporcuya, doktora, akademisyene, rektöre sesi çıkan ve konuşan kim olursa olsun tahammül edilmedi, edilmiyor.
Basın susturuldu.
Televizyonlarda, radyolarda, gazetelerde muhalif olan, beyan veren, yazı yazan, program yapan gazeteciler işlerinden kovuldu.
Bugün Türk medyası sadece çiçek, böcek ve tek bir ismin yayınını yapıyor.
Bugünün Türkiye’si demokratiklik anlamında dünyanın en hızlı gerileyen ülkelerinin başında geliyor.
En çok gazetecinin hüküm giydiği ülke yine Türkiye.
19 Mayıs’ların, 10 Kasım’ların, 29 Ekim’lerin bin bir mazeretle anılmadığı, kutlanmadığı, iptal edilmek istendiği bir süreç yaşanıyor yine ayni Türkiye’de.
Değişmeyen düşüncelerin etkilediği bir de kuzey Kıbrıs var bu arada.
Açıkça demokrasisine müdahale edilen.
Maneviyatı, kültürü, eğitimi, insan dokusu, sosyal hayatı, maddi kazancı, nüfus yapısı dillere sakız yapılan, stratejik çıkarlar için tutulan, sen kimsim be adam benden besleniyorsun denen, hor görülen, tembel damgası vurulan, Kıbrıslı Türkler değil, Kıbrıs Türkleri diye seslendirilen kuzey Kıbrıs ve insanı.
Burada bunları yaşatan ve bunun övünç kaynağı yapanları bir başka yazıya bırakıyorum.
Ve son günlere gelirsek;
İstanbul, Taksim de bir AVM yapılma düşüncesi ile Gezi parkında bulunan bazı ağaçların sökülmesi ile başlayan olaylar bambaşka boyutlara sıçradı.
İstanbullular adeta isyan etti.
İsyan tüm Türkiye’ye yayıldı.
Olaylar elbette sadece ağaç katliamına karşı çıkmak değil.
Yılların baskıcı ve uzlaşı ile hoşgörüden uzak yönetim anlayışına karşı bir birikimin patlamasıdır.
Ve devlet kendi halkına karşı orantısız güç kullanmayı ve yönetici konumunda olanların kendilerini o görevlere getirenleri ezdiği bir ortam yaşandı ve yaşanıyor.
Başka ülkelere hemen yanı başındaki Suriye’ye akıl veren.
Suriye Başkanına “Kendi halkını ezme, halkına zulmetme yoksa karışmam” diyen, bir Arap atasözü olan “ Men Dakka Dukka” yani “eden bulur” düşüncesiyle meydan okuyan zat bugün ayni yöntemle ayni olayları yapıyor.
Halka rağmen, tepkiye rağmen, uzlaşı çağrılarına rağmen, dünyanın her yerinden ses verilmesine rağmen “Ben bilirim ben yaparım, siz istediğiniz kadar karşı durun biz yapacağız” diyen zatı-muhterem.
Artık bazı gerçekleri fark etme zamanı.
Halk üzerinde bir güç yoktur.
Olmayı düşünenin de bir durma noktası vardır.
Yani aynen “Men Dakka Dukka”.


Bu haber 636 defa okunmuştur

:

:

:

: