Olacağı buydu...

Bizim memleketcikde erken seçim tantanalarıyla çakmak Hasan kibrit Hüseyin’in, kel ile fodulun, şaşambellayla sağır sultanın liste savaşları, sidik yarışları süredursun, Türkiye’de iş çığırından çıktı.

Bizim memleketcikde erken seçim tantanalarıyla çakmak Hasan kibrit Hüseyin’in, kel ile fodulun, şaşambellayla sağır sultanın liste savaşları, sidik yarışları süredursun, Türkiye’de iş çığırından çıktı.
Açıkcası, kendi kısır döngüsünde fır fır dönen bizim eğreti memlekette ne olup bittiğinden çok, Türkiye’de olup bitenler beni ilgilendiriyor ve endişelendiriyor.
Arap Baharı’nın son versiyonu Türkiye’de oynanmaya başladı ve tansiyon olabilecek en şiddetli şekilde yükseldi.
Perşembe’nin gelişi Çarşamba’dan zaten belliydi.
Bunların yaşanacağını, Büyük Ortadoğu Projesi kapsamında rahat bırakılmayacağı açık olan AKP iktidarının ülkedeki hassas dengeler konusunda çok dikkatli olması gerektiğini, internet çağını keyfince yaşayan bir gençliğe sahip Türkiye’de ince ayarların çok hassas şekilde yapılması zorunluluğunu defalarca yazdık, söyledik, üstelik de, bu uyarılar Türkiye içinden de sayısız platformda dile getirildi.
Bizim sinek vızıltılarından farksız olan serzenişlerimizi dinleyen kim!
Hatta ve hatta bizim vızıltılarımız bazılarının kulağına hiç de hoş gelmiyor.
Bazıları ancak kafesteki bülbülün cıvıltılarını dinlerse mutlu, mesut olur.
Ancak bazı gerçekler tarih boyunca değişmemiştir, öyle görünüyor ki bugün de değişeceği yok.
Bir kere, bizim siyaset kültürümüzde yükseklik sarhoşluğu gerçeği var...
Demokrasi ve hukuk kavramının ne ifade ettiğini anlamadan, anladığını da sindiremeden “benim vatandaşım” hasbelkader bir makama oturdu mu, hele de o makam bir devletin en yüksek makamıysa, seyreyleyin siz “yükseklik sarhoşluğunu”...
Seyreyleyin, “ben bilirim, ben yaparım, ben ederim, ben eylerim, en büyük benim...” palavralarını.
Palavrayı atan, karşısındakinin yutacağını sanır...
Yükseklik sarhoşluğuna kapılanlara göre hep kendi dediği doğrudur, kendi görüşü doğrudur, gerisi eğridir, gerisi yanlıştır, gerisi hatalıdır...
Ancak genellikle evdeki hesap çarşıya uymaz, atılan palavraları kimi yutar, kimi yutmaz, fakat çoğunluk yutmaz...
Korktuğundan ya da işine öyle geldiğinden yutan yutar, sineye çeker, yutmayan da yollara, sokaklara düşer, ortalığı birbirine katar...
Nihayetinde ise, ortalık birbirine girer, tam bir kaos ortaya çıkar.
Türkiye’de şu anda olan da tam olarak budur.
Artık Türkiye’de yaşananlar onbinlerin çıkardığı bir isyan olmaktan çıkmış, milyonların katıldığı bir halk ihtilaline dönüşmüşdür.
İşi çığırından çıkaran sadece politik hatalar ve söylemler süreci değildir.
Polisin günlerdir sergilediği vahşet ve zalimlik de işin çığırından çıkmasına zemin hazırlamış, hatta işi iyice çığırından çıkarmıştır.
Hoş, Türkiye’de polisin gereksiz yere ne vahşetler uyguladığına defalarca şahit olmuş, hatta, öğrenciliğim zamanında TBMM İnsan Hakları Komisyonu’nun AB ve Türkiye İnsan Hakları Derneği’yle birlikte düzenlediği İnsan Hakları konulu bir yarışmadan edebiyat dalında İnsan Hakları ödülü aldık diye, durduk yerde ufaktan nasibini almış biri olarak, bugün polisin kendi halkına, kendi insanına karşı yaptığı şiddete hiç şaşırmıyorum.
Şaşırmadığım gibi, bu gibi olaylarda esas sorumlunun halkın olmadığını, tam tersine, hukuk, sosyal devlet ve adalet anlayışı tam olarak oturmamış bir devleti elinde tutanların provokatörlüğü olduğu da tarihteki sayısız olayda sabittir.
Sonuçta, bugün Türkiye’de polisin kendi halkına karşı, üstelik de çoluk çocuk ayrımı yapmadan, böylesine anlamsız ve gereksiz bir şiddet uygulaması doğrudan doğruya provokasyondur ve kasten yapılmaktadır, belli bir amaca da hizmet etmektedir.
Öyle ki, günün sonunda tüm AKP iktidarı bundan olumsuz yönde etkilenmiş, Türkiye’de gerçekten bir kaos ortamı görmek isteyen, hatta bunun için elinden geleni yapanların da ekmeğine ballı yağ sürülmüş, bugüne kadar Türkiye’de yapılan iyi şeyler de bir anda unutulmuş, hatta bazı üst düzey AKPliler bile kendi iktidarlarına karşı şiddetli bir öfke duymaya başlamış ve sokağa inmiştir.
Kısacası, bugün Türkiye’de yaşanan, SONUN BAŞLANGICIDIR ve YENİ BİR DOĞUM, DÖNÜŞÜM VE DEĞİŞİM DA KAPIDADIR.
Hiçbir doğum, dönüşüm ve değişim de sancısız olmaz, sancısız olması işin tabiatına da aykırıdır.
Önemli olan, sürecin olabildiğince az sancılı olmasıdır.
Ancak, görünen o ki, bir tarafta siyasi hatalarının bedelini ödemeye başlayanlar ve sonrasında ödemeye devam edecek olanlar, bir tarafta Türkiye’de kaos ortamından medet umanlar, diğer tarafta hukuk, demokrasi ve anlayış beklentisinde olanlar...
İşin doğrusu, bu karmaşada gerçek anlamda kazanan kimse olmayacak.
Kazandığını sananlar kaybeden, kaybettirmeye oynayanlar da kazanan olacak...
Ve bunca gürültünün arasında, şu İmralı’da taht kurmuş ve TC devleti tarafından devlet düzeyinde muhatap alınmış ilk mahkum olan muhterem terörist başı Abdullah Öcalan’ın da sakın unutayım demeyin, adam tutturmuş “mahkumiyet şartlarımı iyileştirin, yoksa iş değişir haaaa!!!!” diyor...
Eee, vallahi da iş değişir ha, ona göre!

Bu haber 223 defa okunmuştur

:

:

:

: