Eylül bitmeden

Eylül bitmeden elimi çabuk tutup bir yazı yazmak istedim. Diğer aylara değil de özellikle EYLÜL’e... Neden mi ?

 Eylül bitmeden elimi çabuk tutup bir yazı yazmak istedim. Diğer aylara değil de özellikle EYLÜL’e... Neden mi ?

Ne zaman eylül gelse içim bir tuhaf olur çünkü... Yüreğimin ta derinliklerinde bir yerler,  ince ince sızlar. İnanıyorum ki sadece bende değil pek çok kişide bu ay böyle etkiler bırakmıştır.

Bu  nedenledir ki, aylardan eylül hem gizemli hem de hüzünlüdür...  Yazarlar için de,  şairler için de... Hatta belki ressamlar için de... Evet evet onlar için de... İçinde  inanılmaz renkler barındıran bir mevsim çünkü... Onun adı  bu yüzden şiirlere, romanlara isim olmuştur ...

 

Yahya Kemal’in  “Eylül Sonu” şiirindeki :

 

                   “ Eylül sonu... Kanlıca’nın ihtiyarları

                      Bir bir hatırlamakta geçen sonbaharları...

 

dizelerini bizim kuşaktan herkes ezbere bilir. Bu dizeler yaşamın sonbaharlarını bize, acı acı hatırlatır sanki. Yaşamak bu kadar güzelken bırakıp gidilir mi hiç... Belki de Tanrı, insanoğluna yaşlılık diye bazı eksilmeler yaşatıyor. Sonunda artık göz görmüyor, kulak duymuyor, güç  kalmadı deyip gönüllü bir boyun eğişle gidişi hazırlıyor.

 

Ya Mehmet Rauf’un “ Eylül” romanı... Edebiyatımızın ilk psikolojik romanıdır. Aslında enfes bir aşk romanıdır da...

 

Bu ayda doğan pek çok çocuğun adı da EYLÜL’dür. Ben olsam bu adı koymazdım, hüzünler hatırlanmasın diye... Aşırı duygusallık belki ama böyle düşünüyorum ben de.

Kendi şiirlerime bir göz atıyorum. Adı eylül olan ya da içinde eylül geçen o kadar çok şiirim var ki...

 

         “ eylül sıcağında

          darmadağın bağ

          saçlarını topluyor altın tokalarla...”

               

                                           (Bağbozumu/ Ayşe Tural)

Bir başka şiirimde :

 

          “ bir

             Eylül olsun da gör beni

             tutup tutup yere savuracağım

             yalancı aşkları

             sen

             sevda masalı görmedin

             hele bir

             Eylül olsun da gör beni...”

                                             (Eylül Olsun da Gör Beni/ Ayşe Tural)                                       

 

Sonbaharın bu ilk ayında doğada gözle görülür değişiklikler yaşanır. Yavaşça sararan yapraklar, kızıldan kahveye kadar,  tüm tonları bir ressamın fırçasından dökercesine doğaya serpiştirir ve keyifle  boyar.  Güneş sabahları nazlanarak gelir, akşamları da dağılmış saçlarını toplayıp kaçıverir... Günler kısalır, gölgeler uzar... Havalar serinlemeye başlar. Kırlangıçlar bir telaşla sıcak ülkelere döner. Leyleklerin göçüyse  çoktan başlamıştır. Bacalardaki yuvalar yalnızlaşır... Ben en çok güz ikindilerini severim. Yakmayan güneşi, insanı kucaklayan serinliği ile tıpkı sevecen, bir eski dost gibidir.

Gökyüzünün pürüzsüz maviliği yerini parça parça bulutlara bırakır. Ara sıra dudak büker bulutlar ve gözyaşı döker yürek serinleten... Rüzgar, kendini hatırlatırcasına etekleri savurur...

Ürperen duygularımızla içimize döneriz. Daha bir duygusallaşırız. İçe işler yorumlarımız. Nedensiz hırçınlıklar yaşarız, inişli çıkışlı ruh hallerimiz olur.

 

Girne limanında, eylül akşamları bir başka güzel olur.Dalgalar sahili minik minik tokatlarken denizin sesini dinlemek ayrı bir huzur verir. Kıyıya bağlı tekneler hafif hafif sallanır. Tenhalaşan masalarda sizin gibi üç beş kişiye rastlarsınız. Gözgöze geldiğinizde hafifçe başınızı eğerek selamladığınız tanımadıklarınız...

 

Beşparmaklar’ın ardında batan güneşin kızıllığı morcivertleşirken gölgeler size kadar uzanır. Bir yerlerde bir nihavent çalınır... Ürperen içinizi sakinleştirmek için omzunuza aldığınız şalınıza sarılırsınız.

 

Limana indiğiniz dar, kıvrımlı sokaklardan ağır ağır çıkarsınız. Sararmış incir yaprakları düşer önünüze... Kapı önünde içeri alınmayı bekleyen bir kedi miyavlar. Birer birer ışıkları yanar evlerin...  Sıcacık bir tas çorba özlersiniz...

 

Evinizde sizi bekleyen yarım kalmış bir kitabınız vardır... Yanında gözlükleriniz... Oturmanızı bekleyen yumuşacık koltuğunuz, belinize yerleştirdiğiniz yastığınız... Kapı dibinde yolunuzu gözleyen terlikleriniz...

 

Az sonra belki de ilk yağmur damlaları camlarınızı tıkırdatacak... Olsun... Hem belki de o damlalar sayesinde derin, huzurlu ve güzel bir uykuya dalacaksınız.

 

Yaşam kendi akışında, zaman da... Hepsi de  insana “Hayat ne tatlı...” dedirtiyor...

Keşke yaşamımızın sonbaharları olmasa... Ama olmaz ki, o zaman yaşam bu denli değerli olmazdı değil mi?

 

Yaşamınızın farkına vara vara onu yaşamanız dileğiyle efendim...

Bu haber 178 defa okunmuştur

:

:

:

: