Ruh ikizleri

Kim ne derse desin Taksim kesinlikle bir Tahrir meydanı değil.
Kim ne derse desin Taksim kesinlikle bir Tahrir meydanı değil.
Kazlıçeşme de Raba’a Al-Adaviya meydanı değil.
Kültürüne, tarihine, halkına tüm saygımla, Mısır da Türkiye değil.
Ama iktidardaki Adalet ve Kalkınma Partisi Mısır’ın Müslüman Kardeşlerinin ruh kardeşidir.

Azıcık beyni ve birazcık da demokrat olma iddiasındaki hiç kimse Mısır’da olan bitenin bir darbe olduğunu anlamamasına ve kınamamasına imkan yok. Hani günde iki defa doğru saati gösteren saatler gibi Başbakan Recep Tayyip Erdoğan da doğruyu söyledi; kimse darbe kınamasına “ama”lar, “fakat”lar eklememeli. Darbenin iyisi kötüsü olmaz, yaşaya yaşaya, öpüle öpüle öğrendik Türkiye’de…

Umarız o defter artık bir daha açılmamak üzere kapanmış ve Türkiye de istemediği iktidarların geldikleri gibi sandıkla gitmelerini mümkün kılacak bir ileri anlayışa ulaşmıştır artık. Darbeler kesin bir şekilde, “ama”sız, “fakat”sız reddedilmelidir.
Seçimler meşru olmalıdır. Seçimlerin meşru olmasının kuralları vardır. Şeffaflık gibi, oy kullanmanın serbest, sayımın güvenli olması gibi. Referandumların en az belli katılımla yapılması gereği ve saired kurallar hep oy meşruiyetini amaçlar.
Eğer bir ülkede herhangi bir seçimin veya referandumun geçerli olabilmesi için belli katılım yüzdesi şartı yoksa; kazanmak için sadece belli bir yüzde oy desteği yeterli ise, katılım yüzde 25 de olsa, 35 de fark etmez. Yüzde 50’den fazla alan cumhurbaşkanı, başbakan vs, veya anayasa referandumu falan ise halkoyu ile kabul ilan edilir. Mısır’da da olan oydu. Katılım şartı olmayan seçimlerde %25 falan gibi katılımla anayasa kabul edildi, az biraz daha fazla bir oyla da Morsi cumhurbaşkanı oldu. Bakmayın siz bizim bazı aklı evvel siyasetçilerin “seçimde oyun fazlasını alanın darbe ile gitmesi olmaz” falan demelerine, elbette seçimle gelen seçimle gitmeli ama Mısır’da oy çoğunluğu sanal bir durumdu zaten. %25 katılımın yüzde 50’den biraz fazlası etse etse %13-15 ederdi, o da bilinmesi gerekir. Yani Morsi’nin halk desteği de o kadardı ancak. Hani bizde de %50 iktidar deniyor ya, seçime katılım %70 falan. Alınan oy %50. Yani 22 milyon. Nüfus? 75 milyon. Eee, nerede bu %50? 22 Milyon 75’in %50’si mi olur? Sanal bir durum anlayacağınız…
Neyse, meşruiyet kazanan için de kaybeden için de geçerlidir, seçim sonuçlarına saygı duyulmalıdır. Ama Mısır’daki durum da oydu, sağlıklı değerlendirme için bilinmesi gerekir. %25lerle onaylanan bir yeni anayasa; Morsi ve Müslüman Kardeşlerin herkesi dışlayarak yazdıkları bir anayasa; katılım az olduğundan çok az bir oyla ama büyük bir oranla seçilmiş bir cumhurbaşkanı halka dayatma yapmaya, yaşam şekillerini değiştirmeye çalışırsa ne olur? İşte Mısır’daki gibi olur.
Şimdi kimse darbeye kılıf hazırlıyor demesin, baştan söyledim “ama”sız “fakat”sız darbe lanetlenmelidir.
Oldu da ne oldu peki? Sürebildi mi bu mutlu azınlık sözde çoğunluk durumu? Olabilirdi esasında bizdeki gibi üç-beş yıl reformlara harcansa, kazanda kurbağa yavaşça haşlansa… Kimse fark etmeden yaşam tarzı değiştirilirdi… Örnek, malum!
Yeni anayasa yazmak kolay… Önemli olan herkesin anayasası olabilmesi o yeni metnin. Morsi efendi oturur tek başına yazarsa anca Morsi’nin anayasası olur, millet feryadı basar Tahrir meydanında “hayat tarzımı değiştiremezsin” diye. Ne olur, hem yeni cumhurbaşkanı hem de yeni anayasa tartışmanın, sorunun, çekişmenin öznesi oluverirler.
Sinatra’nın meşhur “Ben kendime göre yaptım” diye tercüme edebileceğim “I did it my way” şarkısını hep beğenirim. Müthiş güzel bir parça. Siyasette, kamu yönetiminde ise “ben yaptım oldu” anlayışı maalesef olmuyor, oldu sanıldığında da sorun çıkıyor. “Ben yaptım oldu” hegemonyasında ısrar edenler, “Ne yaparlarsa yapsınşar, ne kadar bağırırlarsa bağırsınlar, biz karar verdik olacak” anlayışıyla mesela Osmanlı topcu kışlası adı altında Gezi Parkına camili mamili alışveriş merkezi inşa etmeye kalkılınca, halk patlayıveriyor, sokaklara dökülüveriyor…
Bu kafayla siyaset yapanların sonu hep hazin olmuş, kendilerini bu davranışlarının hesabını verir bulmuşlardır eninde sonunda…. Bazıları daha da acı sonlara uğramış, mahkeme salonlarına hasta yatağında kafes içinde getirilme aşağılamasını yaşama zorunda bırakılmışlardır. Tarih acı hatırlatmalarla doludur, anlayana.
Bugün herhangi bir Türk vatandaşına sorsanız “temel şikayetin ne başbakandan” diye ne cevap verecektir? Herhalde öncelikle “Saldırgan” tutumu ve “herkese yukarıdan bakması” diyecektir. Gözleri alabildiğine açılmış, aşık olduğu davudi sesiyle her fırsatta ailelerin kaç çocuğa sahip olmasından çocuklarını nasıl dindar ve kindar yetiştirmelerine veya ayrım gözetmeksizin fukara çiftçinin anasına sövecek kadar patolojik bir durumla karşı karşıya değimliyiz?
Yok, yok… Tahsim ile Tahrir arasında benzerlik var. Yok desek de var esasında. Nasıl AKP Müslüman Kardeşlerin ruh ikizi ise, Taksim de Tahrir’in ruh ikizi. İkisi de dayatmaya, hayat tarzına tehdide, küfre, ben dedim olacak anlayışına isyan ediyor…
Düşünün niye Erdoğan bu kadar Mısır gelişmelerine duyarlı? Ne oldu orada? Hadım edilmiş, komutanları Morsi tarafıundan seçilmiş bir ordu halkın isyanına destek verip Morsi’yi alaşağı etti…
Niye Erdoğan serbest toplanma hakkına, halkın kendini ifade etmesine bu kadar kızıyor? Niye mezalime polis, gaz, su yetmezmiş gibi, bir de değnekli, palalı adamlar devreye sokuluyor? Niye bu korku?


Bu haber 385 defa okunmuştur

:

:

:

: