Kusura bakmayın ama ben göremiyorum

Aylar, haftalar derken artık saatler kaldı.
Aylar, haftalar derken artık saatler kaldı.
Kuzey Kıbrıs sandık başına gidiyor.
İnsan ister istemez düşünüyor;
Yine seçim, yine oy verme ve yine ayni manzaralar mı?
Öncelikle şuna bakalım.
Bu seçim bu ülkeye ne getirecek?
Bir defa hiçbir partinin tek başına iktidar olması pek mümkün değil.
Çok zor.
İradesi olmayan bir yönetimin yerini bir yenisi alacaksa zaten sorulacak soru “ne anladık biz bu işten?” olur.
İradesiz bir yönetim ve bedel ödemeyi göze alamayan bir toplum.
Partilerin son günlerde dozu daha da artan propagandalarına bakıyorum.
Artan ve sertleşen ayni zamanda seviyesizleşen, demokrasiden, yarışmaktan uzak 1980'li ve doksanlı yıllardan kalma amatör, çağdışı seçim yöntemleri.
Tek konu Türkiye’yi kim daha çok seviyor, kim Ankara hükümeti ile kimyasal anlamda daha uyumlu.
İrade burada, hedef Ankara da.
Bile bile ve acımasızca Kıbrıs Türkünü özelde Ankara, genelde tüm Türkiye ile karşı karşıya getiriyor iktidarın hırslı talepçileri.
Elbette onların görevlileri de iş başında.
Tanınmayan bir ülkede, sadece kendi yararına, devlet yapısının ayrılıkçı üstelik hoyratça tüm imkânlarını kullanma arzusundan başka ne olabilir ki bu ısrarlı iktidar arzusu.
Toplumun geneli ülkeden memnun mu?
Hayır, zaten bunu iki gün sonra göreceğiz.
Bu devlete iyi bakılmadı hiçbir anlamda kuzey Kıbrıs’a sahip çıkılmadı.
Hata en başından yapıldı.
Çok çok öncelerinden.
Şimdi pirincin taşını kimse ayıklayamıyor.
Böyle bir yapı böyle bir sistem böyle bir devlet anlayışı olmaz.
Kendi iradenizi kendi ellerinizle teslim ettiniz.
Neden? Sırf iktidar dediğiniz adaletsiz, hukuksuz, ölçüsüz, insandan uzak bu sistemden nemalanmak için.
Önce kendiniz olacaksınız ve önce kendimiz olacağız.
Burada benim verdiğim oyla ağa paşa olanlar Ankara’yı değil beni memnun etmeyi düşünecek.
Dünyanın hiçbir yerinde böyle bir yapı yoktur.
Bu hafta içerisinde rahmetli Kutlu Adalı ile ilgi eşiyle yaptığım söyleşiyi ve bu konuyla ilgili köşe yazımı sizlere ulaştırdım.
Aslında söylenecek çok şey var ama rahmetli Adalı’nın ölmeden önceki “SOPA VE SIPA” başlıklı son yazısından bir bölümü bir kez daha hatırlatmak isterim;
“Anavatan- Yavruvatan” politikasından vazgeçmeliyiz. Bu politikanın ruhunda acındırma vardır, acizlik vardır, sızlanma vardır, dilenme vardır, tembellik vardır, kolaycılık vardır, hazırlopçuluk vardır. Ananın memesindeki sütü, emme basma, tulumba gibi emerek sömürme vardır, muhtaçlık vardır, boyun eğme vardır, şamar vardır, tokat vardır, tekme vardır, baskı vardır, sopa vardır, ama kişilik, kimlik, gurur, onur yoktur.
İnsan Anavatan–Yavruvatan politikasına yattı mı politika, siyaset üretemez, kültürü de yok olur, toplumsal yapısı da, kendine özgü yasaları, kuralları, tüzükleri giderek yok olur, Anavatan hukukuna teslim olur. Köylüsünden askerine, manavından memuruna, öğrencisinden öğretmenine, polisinden aşçısına, bakkalından bankacısına, makinistinden işçisine, hacısından hocasına gazetecisinden gazetesine, adi suçlusundan mali suçlusuna devletin yapısı değişir.
Devlet dediğin
kuruluşun başı dik olur. Siyasal ve bağımsız erk sahibi olan halkı, nüfusu, başkanı, hükümeti, meclisi, kurum ve kuruluşları olur. Dış denetlemelere, baskılara, dayatmalara bağlı olmaz. Devlet Başkanı, kendi devletini temsil eder. Devlet Adamı, kendi yönetimi altında örgütlenmiş halkına karşı sorumluluk duyar. Ülkesinin değerlerini koruru, üretimini başkalarına teslim etmez, tüketici durumuna düşürmez. İnsanını yoksullaştırmaz, göçe zorlamaz, nüfusunu eritmez, gelen Türk, giden Türk demez. Halkına değer verir, halkına saygı duyar halkını yüceltmeye çalışır, ezdirmek için politika üretip koltuk işgal etmez. Bir devlet Başkanı, bir Devlet Adamı Anavatan–Yavruvatan politikasına yattı mı, elini de kaybeder kolunu da.
Çok sürmez boynunu da kaybeder, ne devleti kalır, ne cemaati, ülkesini kaymakamlar, valiler yönetir, han kapısına dönmüş yavruvatanın her köşesinden ahlar vahlar baykuş sesi gibi acı acı yükselir.”
Doğru söze ne denir ki?
Bu devlet yapısını güneydeki yapıyla eşitleyecek ve Türkiye hükümetleri ile düzeyli bir ilişki kurabilecek bununda bedelini ödeyebilecek bir siyasi mekanizma var mıdır?
Olmadığını hepimiz biliyoruz, kendimizi kandırmayalım.
20 Temmuz Kıbrıs için milat sayılan bir tarihtir.
Hep de övünç kaynağımız olmuştur.
Gururlandık ve yeni bir hayat vaat edildi bizlere bu tarihle.
Geride kalan 39 yılda neler yapıldı, neler başarıldı veya başarılamadı? Çok daha iyi olamaz mıydı?
Tabi ki olurdu.
Kolaycılık değil, niyet olsaydı olurdu elbette.
Bu toplum kendi tercihleriyle yüzleştirilse, kendi arzu ve isteğiyle yolunu çizebilse bu anlamda saygı görse olmayacak hiçbir şey yoktur.
Şimdi gelelim pazara, 28 Temmuz seçimine.
Bu anlattıklarımı terse çevirecek bir yapı var mı?
Kusura bakmayın ama ben göremiyorum.
Bu haber 642 defa okunmuştur

:

:

:

: