Filiz Naldöven

Limasol’da doğdum.
Limasol’da doğdum. Gönyeli rüzgarlarının kırmızı toprak taşıdığı, limanın kaba lacivert bir şehvetle kabardığı, gemilere mavnaların seyr-ü sefer yaptığı kilisenin camiye okulun göçmen evlerine, korkunun sevince rehavetin ter dökmeye çok yakın durduğu… dört beşimde, nümayiş, göz yaşartıcı bomba yolları arşınlayan. İngiliz askerleri gelip geçti. Biz çocuklar , tarlalardan taş toplayıp, kerpiç duvarları küçük çimento avlularda biriktirip onlara taş attık. Abiler nümayişlerde annemin ve diğer teyzelerin kara çarşaflarını çeke çeke çıkarmaya çalıştılar, çok başarılı olamadılar. 63’te kurşunlar vızır vızır başımızdan geçerken camiye, sinemaya daha içerlek evlerin odalarına sığındık. Bitişik evlerin hemen hemen hepsinin kerpiç duvarları korkuyla, acele ile yarım adam boyluk yıkılıp delindi, evden eve kaçabilelim diye. Bizim evimizi cephanelik yaptılar. Matematiğin iyi ise kurşunları say, al sana sarı bez, yağ dediler. Şu piyadelerin, brenlerin parçalarını güzelce parlat, defterine yaz, kaç tane topla bakalım. O yıl sınıfa beşinci sınıfa geçecektik. Okul kapalıydı, sinemada … Sonra iki sınıfı bir senede okuduk. 72’de babamı kaybettik, olmadı. İstanbul’da felsefe okurken yaz tatilinde Kıbrıs’a gelmek istedim gemiyle. 3 Temmuz’da geldim 15 Temmuz’da ise darbe oldu. 20 Temmuz’da sıcak, silah ve bomba yağmuru dehşet, umutsuzluk içinde küçük bir yarı bodruma sığınmışken elimizdeki şiir defterini fark eden biri onu yırtıp serin yapmaları için dağıtmamı istedi. Tutam tutam kesip dağıttım. Sonra altı yıl şiir yazmadım. Ama bu, çocukluk arkadaşım Nurhan Sabri’nin babasının kollarında misafirlikte uyuyan bir çocuk gibi, başı kaykılmış ve ölü olarak önümden geçmesinden önemli değil. Kaç tane kemiğim varsa, kaç tane sinirim yerinden oynamıştı artık. Bir buçuk yıl sürdü bu. Her gece sabahlara kadar ağladım durdum. Sonra tamamen öğrenebildim bir çok şeyi. Ne olduğumu, kim olduğumu, ne yapmam gerektiğini. Eğer bu hayatın bir anlamı varsa bende onu yaşamak zorundaysam, bu neyin karşısında…

O gün, bu gündür insanlığın başına çorap ören devletlere inanmam, politikacılaraysa hiç.Din, dil, ırk, Alman, Çinli, sunni, ortodoks gibi kavramlarım yoktur. Günde bin vakit savaşı lanetlerim. Eşitsizliği, haksızlığı, sömürüyü lanetlerim. Ne yaparımda bir damla olsun karşı dururum diye. Sabah uyanırım dünya vızır vızır tepemde, gece başımı yastığa koyarım yinede, bir tedirginliktir gider. Yüreğim şehirge keser derdi annem. Beni bu dünyada tutan iki sihir var. Biri kızım Nehir, öteki şiir. Bunlar olmasaydı çoktan gitmiştim. Kesin eminim. Çünkü benim bir ayağım dünyaya basıyor, bir ayağım uzayın ötesine kayıyor sürekli. Mağma mavera kitabımın adı gibi. Sanırım böylece hayatla ölüm arasında gerili durmak üretiyor bende şiiri. Araf, çarmıh ve elbette sinir gülmesi.

Kendime entelektüel bağlamda epeyce emek verdim ama yetmediğine inanırım. Asıl zenginlik içte duyarlılıkta, samimiyette. Sahtekarlıktan, yapaylıktan hoşlanmam “hile kaldırmaz bu sözler” ne gelirse başımıza bunlardan geliyor. Kalitesizliğe tahammülüm yoktur. Herkes elinden geleni yapmaya çalışmalı, sınırları zorlamalıdır. Hak ettiğini istemeyi bilmeli, haksızlığını teslim etmelidir. Ter dökmeden edinilen her şeyin bizi ne hallere soktuğu malumdur. En azından sanat dediğimiz, sahtekarlıktan sterilize olmuş alana kir bulaştırmamak gerekir.

- Hafızalı Doku (şiir), Khora yayınları – 2013

- Aşk Ben’i Yıka (Şiir), Peyak Yayınları – 1999

- Mağma Mavera (4 Kitap şiir), Işık Kitap Yayınları – 1994



1. Eskidi Herşey …

Saklı yerde soyunur, giyinir bu amansız çıplak soy giydir nereye gider sanal defile…

Gizlendi yine uzağa çocuk içlenir ağlar… Anne nerededir, baba kuşlar umutlar

İçini inciten bir şey var…

Durduk yere yalnızlık uzar

Durduk yerde kanar göğsü kuşun sıcak sıcak… kabına sığmaz çoğalır çocukluk…gemiler boşaldı limanlardan

Alnında yarısı çalınmış dolunay….

aşk dayanmaz çıkar gelir sanır … bir ağlamak zamanı biçer kendine o sonsuz makas

anne dayanmaz çıkar gelir sanır

Hıçkırır çıkar gelir sanır. Hıçkırır bekler bakar kapıda.

Baba gelecek dayanmaz gelir sanır… Sanmak zorundadır.

Bisiklete asılı heybeden yemiş alacak uzanır.



2.

Birlikte gittiler… hala sıcak yerlerinde kum kaldırmış. Fırtınanın sindiği yalnızlık…. Büyün yazıları ağaç altlarına yumulup okuyan ulak… hepsi birden gittiler.

Belli bükülmüştü artık bütün düşüncelerin… Düşler… Kül kaldılar…

Yangın bile çıkmıyor artık… Kenarda kaldı buhurdanlık…

Sil baştan hücreyi rahme koydular … Orada bir kandil…Nereye kadar yanar… Ne yol var, ne gölgesi düşen bir cenin …

Kaygan bir kış günü her yere esen rüzgar yıllar yol verdide boşa geçti zaman…



Filiz Naldöven/Hafızalı Doku 2013
Bu haber 4610 defa okunmuştur

:

:

:

: