LAÜ 'Neo-Liberal Dönüşüm Sempozyumu” ve Neo-Liberalizmin Teorik Açmazları..................

Pazartesi günkü yazımda belirttiğim gibi, bugünkü yazımda LAÜ İktisadi ve İdari Bilimler Fakültesi tarafından 30 Ekim–1 Kasım tarihleri arasında gerçekleştirilen Neo-Liberal Dönüşüm:

Pazartesi günkü yazımda belirttiğim gibi, bugünkü yazımda LAÜ İktisadi ve İdari Bilimler Fakültesi tarafından 30 Ekim–1 Kasım tarihleri arasında gerçekleştirilen Neo-Liberal Dönüşüm: Boyutları ve Sonuçları' Sempozyumunda YDÜ Öğretim Üyesi Doç.Dr. Bülent Evre’nin yapmış olduğu sunuma kendisinden özel izin alarak yer veriyorum. Doç.Dr. Bülent Evre bu çalışmasında aşağıda geniş bir şekilde özetlendiği gibi Neo-Liberal düşüncenin temelleri ve çıkmazları üzerinde durmuştur. Ülkemizde Neo-Liberal düşünce üzerine kritik yapanların mutlaka bu makaleyi okumaları gerektiğine inanıyorum.

1970’li yıllarda öncelikle Batı Avrupa ve Kuzey Amerika’da başlayıp, zamanla küresel düzeyde uygulama alanı bulan neo-liberalizm hakim bir paradigma olarak bugün ciddi bir kriz süreci içerisine girmiş görünmektedir. Neo-liberalizmi krize sokan temel kaynakların, esas itibarıyla teorik kuruluşundaki ontolojik önkabulleri ve pratikte ortaya çıkan birtakım fenomenleri açıklama ve çözüm üretme kapasitesindeki yetersizlik olduğu öne sürülebilir.

Neo-liberalizmin teorik inşasında örtük olarak bulunan tabula rasa (boşluk) varsayımı, normatif düzeydeki bireycilik, serbest piyasa ve minimal devlet anlayışlarının ontolojik düzeydeki temel açmazını oluşturmaktadır. Normatif olarak savunulan temalara bakıldığında, bireycilik anlayışı bireylerin düşünce ve eylemlerinde serbest olmayı öngörürken, bireylerin varoluş bağlamını hesaba katmadan örtük bir tabula rasa varsayımından hareket etmektedir. O bakımdan bireyin özgürlüğü biçimsel düzeye hapsolmakta ve pozitif anlamda birşeyi yapabilme gücü ve bunun önündeki engeller göz ardı edilmektedir. 1890’lı yıllarda gelişen sosyal liberalizm, liberal paradigma içerisindeki öncüllerde birtakım ad hoc düzenlemeler yaparak, pozitif özgürlüğe yer vermesine karşın, neo-liberalizm, liberalizmin ilk formu olan klasik türüne rucu etmiştir. Keza bireyin kollektivitelere olan aidiyetinin veya toplumsal bağlamının ontolojik olarak kabul edilmemesi, kollektif öznelerin sorunlarına normatif düzeyde çözüm üretilmesine de engel teşkil etmektedir.

Nitekim pratikte 1960’lı yıllardan sonra ortaya çıkan yeni toplumsal hareketler ve 1990’lardan sonra yükselişe geçen küresel toplumsal hareketler, neo-liberalizmi kriz sürecine sokan anomaliler olarak durmaktadır. Sözkonusu hareketlerin gerek sosyo-kültürel gerekse sosyo-ekonomik talepleri, neo-liberalizmin açıklama ve çözüm bulma kapasitesini aşmaktadır.


Serbest piyasa anlayışı da tabula rasa varsayımından bağışık değildir. Normatif olarak bireylerin rekabetçi piyasa içerisinde, gönüllü olarak ekonomik etkinlikte bulunmaları öngörülürken, bireylerin hem kendi çıkarlarını azamileştirdikleri hem de kendiliğinden kamu yararının ortaya çıktığı varsayılmaktadır. Kamusal yarar, bireysel çıkarların toplamına indirgenirken, bireylerin ekonomik etkinliklerinin sonuçları ontolojik olarak hesaba katılmamaktadır. Bunun yerine, bireylerin davranışlarının a priori olarak topluma da yarar sağlayacağı varsayılmaktadır. O nedenle serbest piyasa mekanizmasının yarattığı toplumsal veya çevresel sorunlar da normatif olarak karşılık bulmamaktadır. Ayrıca özgürlüklerin korunması adına, siyasal alandaki güçün sınırlandırılması öngörülürken, serbest piyasa alanındaki güç ilişkilerinin, -tekeller dışında- göz ardı edilmesi, neo-liberalizmin eşitlik ve adalet anlayışlarını da biçimsel düzeyde bırakmaktadır.

Neo-liberalizmin bu teorik açmazı, pratikteki birtakım fenomenlerle de teyit edilmektedir. Gerek gelişmiş kapitalist ülkelerde gerekse gelişmekte olan ülkelerde uygulanan neo-liberal politikaların toplumsal sonuçları, teorik olarak dikkate alınmayan anomaliler olarak belirginlik kazanmaktadır. Bu çeçevede giderek artan yoksulluk, eşitsizlik ve işsizlik gibi toplumsal sorunlar, neo-liberal paradigmanın çözebilme kapasitesinin uzağında görünmektedir.

Aynı şekilde bireycilik ve serbest piyasa temalarla bağlantılı olan ve aynı ontolojik önkabullere dayanan minimal devlet anlayışı da tarihsel-toplumsal bağlamdan yoksun bir tabula rasa zemin(sizliğ)inde şekillenmektedir. Neo-liberal devlet, kısaca bireyciliği ve serbest piyasa ekonomisini güvence altına alan ve esas itibariyle düzen ve yasayı sağlayan sınırlı bir devlet anlayışını savunmaktadır. Devletin sınırlarını çizen hukuk kurallarının a priori ve sabit olması, ontolojik olarak sözkonusu kuralları belirleyen fail(ler)i perdelediği gibi, kuralların zaman ve mekana veya bireylerin ihtiyaçlarına göre değişebileceğini gözden kaçırmaktadır. Bireysel ihtiyaçların yeri ise ancak özel alanla sınırlı olup, kamusal alanın dışında tutulmaktadır.

Bireysel özgürlükler adına devlet iktidarı sınırlandırılırken, serbest piyasasanın alabildiğine genişlemesi olumlanmaktadır. Zira piyasanın genişlemesiyle ters orantılı olarak devletin küçülmesinin, bireyler arasındaki sorunların da azalacağı varsayılmaktadır. Devletin bireysel özgürlükler bakımından yaratabileceği tehlike önemsenirken, serbest piyasanın yaratabileceği ve yarattığı riskler ve sorunlar, tabula rasa varsayımına takılmaktadır.

Bireylerin temel hak ve özgürlüklerini güvence altına alan neo-liberal devlet, bireylerin biçimsel düzeydeki negatif özgürlüklerini korurken, pozitif özgürlükler önünde duran yapısal engelleri görmemektedir. Keza bireye öncelik verilmesi ve ontolojik olarak toplumsal bağlamından kopuk kavranması, kolektif özne biçimlerini ve bunların taleplerini de dışarıda bırakmaktadır.

Aynı şekilde, devletin keskin bir biçimde piyasa mekanizmasından ayrılması ve bireylerin ekonomik etkinliklerinin sonuçlarına bakmaması, ortaya çıkabilecek toplumsal sorunlara karşı kayıtsızlığı da beraberinde getirmektedir. Nitekim pratikte ortaya çıkan çeşitli toplumsal hareketler ve bunların gerek sosyo-kültürel gerekse sosyo-ekonomik talepleri, neo-liberalizmi kriz sürecine sokan anomaliler olarak durmaktadır.

Kısacası neo-liberalizmin bir paradigma olarak teorik kuruluşundaki ontolojik önkabullerinin sınırları, bugün pratikteki birçok fenomeni dışarıda bırakmaktadır. Dolayısıyla ontolojik düzeyde olmayan birşey, normatif olarak da sorunsallaştırılamaz. Başka bir deyişle, neo-liberalizmin ontolojik önkabullerinde örtük olarak bulunan tabula rasa varsayımı, tarihsel, toplumsal ve kültürel birçok bağlamı hesaba katmamakta ve gerek kendi mantıksal kurgusu içinde gerekse pratikteki fenomenler karşısında açmaza girerek, açıklama ve çözüm üretme kapasitesini kaybetmiş bir paradigma olarak krizden kurtulamamaktadır.
Bu haber 580 defa okunmuştur

:

:

:

: