Dönüm noktası

Rum tarafıyla Türk tarafının Amerikan baskısı altında ortak metinde uzlaşabilmeleri yazarken basit bir cümle gibi görünse de gerçekten dönüm noktası oluşturabilecek önemde bir olay.
Rum tarafıyla Türk tarafının Amerikan baskısı altında ortak metinde uzlaşabilmeleri yazarken basit bir cümle gibi görünse de gerçekten dönüm noktası oluşturabilecek önemde bir olay.

Taslak ortak metnin ortaya çıkmasında kimler katkı koydu, kimler köstek olmaya çalıştı bugün detay konu oldu. Mesele Salı günü liderlerin görüşme masasına dönüşünü simgeleyecek toplantıdan sonra yayınlanacak ve o ana kadar “taslak” kalmaya mahkûm ortak açıklama çözüme katkı koyacak bir metin olup olmadığı. Eğer bu metin adayı çözüme bir adım yaklaştıracak ise, Amerikan baskısı diye şikayet ettiğimiz olgu esasında Amerika’nın ortak yararımıza, yani Kıbrıs Türkü ve Kıbrıs Rum’u yararına inisiyatif alması anlamına gelmiyor mu?
Hafta sonu yoğun telefon trafiğiyle geçti.

Dışişleri Bakanı Özdil Nami adaya dönmek üzere İstanbul Atatürk havalimanındaydı. Avrupa Birliği (AB) Komisyonu'nun genişleme ve komşuluk politikasından sorumlu üyesi Stefan Füle ile görüşmeden dönüyordu. Her zamanki nezaketiyle telefona cevap verdi, uzunca bir süre hem sohbet ettik hem gelişmeleri değerlendirdik. Her zaman her konuda anlaşabildiğimiz falan yok Nami ile. Ama bütün farklı düşünce ve tavırlarımıza rağmen dostluğumuz devam edebiliyor. Çok önemli bir meziyet bu. Türk siyasetinde bu alandaki müthiş eksikliği demokrasi eğitimi ile ilgili diye de düşünsem de bazen, doğrusu medeni olmakla ilgili bir durum. Hep “tek ve mutlak doğru” ile kafayı yiyenlerin kendi dediklerinden başka doğru olabileceğini anlaması pek mümkün değil herhalde. Kıbrıs’ta da var bazı öyle kişiler ama Tanrıya şükür çok azınlıktalar ve Türkiye’deki gibi köşe başlarını tutmuş vaziyette değiller.
Mutluydu tabii ki sürecin bu dönemeci alabilmesinden, görüşmelerin yeniden başlayacağından. “Hükümetimizin katkısıyla oldu” demeyi de ihmal etmedi. Ama bu saatte kim ne katkıyı koydu ile vakit harcama değil, bu işin bu boyuta gelmesinde emeği geçen herkese teşekkür etme, “daha fazlasını” hatta “artık çözüm bekliyoruz” deme günü. Nitekim Dışiş Bakanı Nami de hazırlanan ortak açıklama metninin öncekilerden daha detaylı ve “geçmişte olmayan bazı mutabakatları” bünyesinde içeren, tarihi nitelikte bir metin olduğunu bunun da bundan sonraki müzakerelerin daha hızlı ilerlemesine vesile olacağını ümit ettiğini söyledi.

Ne diyelim, ümit fakirin ekmeği ama Kıbrıs Türkü gerçekten bıktı belirsizlikten, önünü, geleceğini görememekten.
Bu kez niye farklı? Niye dört aydan fazla görüşme sonrasında bir sayfalık bir metin çıktı diye bu kadar memnuniyet oluştu? Her şeyden önce sürecin buraya kadar gelebilmesinde Amerika’nın gövdeyi ortaya koyup Başkan Yardımcısı Biden’e varıncaya kadar Kıbrıs diplomasisinde aktif rol oynaması bir etken. İngiltere ve AB diğer yandan konuyla ilgili “derin diplomasi” faaliyetlerini o kadar yoğunlaştırdılar ki, krizdeki Rum Yönetimi görmemezlik edemedi. Tabii Türkiye ve Yunanistan’ın ABD baskısıyla “çözüme endeksli” tavırları da gelişmeler önemli katkı koydu.
Yine de taslak ortak metinde garantiler konusunun olmaması daha önce de eleştirdiğim gibi acaba bu olumlu gelişmelerin faturasını garantörlükten vaz geçerek mi ödüyoruz sorusunu aklıma getirmiyor değil. Tabii ki ortak metinde yazılanlar önemlidir ama yazılmayanların tekrar süreç içerisinde ele alınmayacağı anlamına gelmez.

Kudret Özersay ile de uzun uzun konuştum. Cumhurbaşkanı tarafından üstelik de “#toparlanıyoruz” sivil toplum inisiyatifini bırakmadan ve tam yetkili “görüşmeci” sıfatıyla göreve davet edilmesinden mutluydu. Niye mutlu olmasın ki? Cumhurbaşkanı tarafından aranmak, göreve davet edilmek elbette herkes için onur verici bir durum. Üstelik eğer o kişi dün sivil toplum girişimi dolayısıyla tercih yapmaya durumunda kalmışsa davet çok ama çok anlamlı olmaz mı?
Osman Ertuğ’un diplomatik yeteneğini kimse elbette sorgulayamaz. Müthiş bir kişisel tarihi var başarılarla dolu. Ancak kendisiyle ilgili yaratılan bir algı sorunu vardı, onu da görmek lazım. Özersay’ın dönüşü tabii ki rahatlatıcı bir etken.
Daha onlarca arkadaşla görüştüm, resmi görevi olan olmayan. Bazılarında endişe vardı, bazılarında beklenti ama hepsinde sürecin başlayacak olmasından dolayı da memnuniyet.

Her şeyden önce taslak metindeki dördüncü paragrafta bir anlamda “bakir doğuma” atıf yapılmadan bakir doğum vurgusu yapılması, iki eşit kurucu devletin varlığından bahsedilmesi, federal vatandaşlığın yanı sıra kurucu devlet vatandaşlığının olacağı vurgusu ve kurucu devletlerin eşit statüde olacağı hükmü gibi ileri ifadeler Annan planının gerisine gidileceği korkularının en azından şimdilik ötelenmesini gerektiriyor.

Üzücü olan bu süreçte Ankara’nın KKTC’yi alt yönetimi gibi davranması. Bu arada bir iddia vardı KKTC basınında ABD Dışişleri Bakan yardımcısı ile görüşmesinde Burns Cumhurbaşkanı Derviş Eroğlu’nu taslak anlaşmayı kabul etmesinden dolayı gösterdiği liderlik için kutlayınca güya Eroğlu “Hangi anlaşma” demiş Burns da “Ankara bize kabul ettiniz dedi” demiş. Hikaye. Cumhurbaşkanı Eroğlu Burns’a taslak ile düşüncesinin olumlu olduğunu ama seçimle gelen bir lider olarak konuyu ilgili kurum ve kuruluşlar ve siyasi destekleyicileriyle görüşmeden nihai kararını açıklayamayacağını belirtmiş. Yani Burns’a “burası muz cumhuriyet değil” demiş.
Şöyle veya böyle, detaylarını haber sayfalarında okuduğunuz ortak açıklama metni ile Kıbrıs’ta yeni bir dönem başlıyor. Cumhurbaşkanı Derviş Eroğlu 4-5 ay içerisinde referanduma gidebileceğimizi söylüyor ama diğer yandan Rum kesimi kaynıyor, koalisyon değişiyor, 2003 döneminin tersine bu kez AKEL DİSİ’ye “yardıma koşuyor.” 2004’de DİSİ AKEL’i son anda terk etmiş, Hristofyas’a karşı cumhurbaşkanlığı önünde teneke çalmıştı… Şimdi sıra AKEL’de mi diye sormadan duramıyor insan.

Her halükarda, gün kutlama günü. Şimdiden yeni süreç hayırlı olsun. İnşallah Derviş Eroğlu’nun dediği olur, 4,54 ayda referanduma gider ve statükoyu tarihe gömeriz.

Bu haber 314 defa okunmuştur

:

:

:

: