Önce kendimizle barışalım

1974 sonrası, Kıbrıs Rum toplumu çok bir sıkıntı yaşamadı.
1974 sonrası, Kıbrıs Rum toplumu çok bir sıkıntı yaşamadı.
Sonuçta dünyanın mağdur gözüyle baktığı bir devletin tek taraflı sahibiydiler.
1974 sonrasında güçlü olarak görülen Kıbrıslı Türkler, kırk yılda hazır buldukları ne varsa tükettiler.

İleriye götürmek, geliştirmek, devamlılığı sağlamak bir tarafa, mevcudu da bitirdik.
Ne uğruna? Popülizm, dar siyasi görüş ve kişisel çıkarlar uğruna.
Kıbrıslı Rumlar, özellikle ekonomik olarak belki de ilk defa bu kadar kötü bir dönem yaşıyor.

Ve belki de ilk defa çözüm yönünde bir gerekliliğin önemini bu dönem ciddi şekilde anlayacaklar.
Ekonomik sıkıntı ve sarsıntı anlamında Kıbrıs Türk toplumu alışkın ve tecrübeli.
Bir gecede yarı yarıya alım gücünü kaybetmeye, döviz karşısında bir anda erimeye, Rum toplumunun alışmaya zorlandığı banka krizlerine ve genelde bu tür olumsuzluklara bizler artık bağışıklık kazandık.

Çözümsüzlüğün anlamı, her iki toplum içinde bugün ayni noktada birleşiyor.
Ortak sıkıntıları ortak çıkar noktalarında bertaraf etmek.
Bulunacak çözümü imza edilecek metinle sınırlamamak, yaşaması için ilk adım.
Kesinlikle her şey bitmiş noktasında değilim.

Aksi her şeyin başında olduğumuzu daha öncede söyledim, yazdım.
Evet, Kıbrıs sorunu ve çözüm, bu amaçla başlatılan müzakere süreci gündemimde ilk sırada.
Yeni süreçten umutlu muyum?
İyimser ve umutlu olmak istiyorum.
Buna hepimizin ihtiyacı var.
Bu sürece kesinlikle sahip çıkılmalı.
Toplumsal baskı daha etkili bir organizasyona dönüşmeli.
Sendikalar, siyasi partiler, basın, diğer sivil toplum örgütleri, öncülük etmeli.
Hükümet, günü geçirme politikalarını bırakıp, sürecin takipçisi olmalı ve toplumu olumlu yönde motive edip yönlendirmeli.
Kuzey Kıbrıs’ın bu hiçbirşey yokmuşçasına “lale devrini” anımsatan ve beş kelimeyi geçmeyen söylemlerle ülke yöneten siyasi eliti ne zaman uyanacak?
Bir başıboşluk var.

Bu ortamda;
Artık üç, beş kişiyle günlük siyaset ve çıkarlar peşinde değil, geleceğe yön verecek zorlamalarla sivil toplum kendini ortaya koymalı.
İki toplumlu projelere ağırlık verilerek, en başta insanları bir araya getirmek için çaba gösterip, vurguladığım gibi sürece sahip çıkılmalı.
İçinde olduğumuz süreçte çözümü konuşmayıp da ne konuşup, ne yazacağız?
Aylardır bitmeyen istihdam saçmalığını mı?
İnsanların oy istismarcılığına kurban edilip, her gün umutlarının sömürülmesini mi?
Ya da her gün bozulup, kurulan hükümet modellerini mi?
Yoksa olası bir çözümle, bugünkü durumunu kaybetmenin korkusunu, toplumsal çıkarlara feda edenleri mi?
Devlet yönetmek, bir halkın kaderini yönlendirmek bu kadar kolay mı?
Evet hem çözüme, hem de barışa bu adanın ihtiyacı var.
Bu amaca ulaşmanın ilk adımını biz maalesef kaçırıyoruz;
İlk adım en başta kendi içinde barışmaktır.
Kendi içinde barışamayan bir toplum, başka bir toplumla nasıl barışacak?
Mevcut imkanları, tüm insanıyla bölüşemeyen ve hala daha da bu yönde niyet göstermeyen bir rejimden fazlasını beklemek saflıktır.
Yıllardır uzaklaştığımız, ortak paydalardan süratle ayrıldığımız Rum toplumuyla ayni ülkenin, havasını, suyunu, enerjisini ve güzelliklerini nasıl paylaşacağız?
Öncesinde çözüm, sonrasında barışın yolu, paylaşmaktan, kabul etmekten, ön yargılardan uzaklaşmaktan ve affetmekten geçer.
Süreç ilerlerken geride kalmamak adına içsel dinamitlerde radikal adımlar atmanın zamanı çoktan geçti.
Ama yinede bir yerlerden başlamak gerek.
Zararın neresinden dönülse kardır.

Bu haber 519 defa okunmuştur

:

:

:

: