40’ncı yılda

Yıldönümleri insanı duygusallaştırır. Doğaldır da.
Yıldönümleri insanı duygusallaştırır. Doğaldır da.
Kıbrıs Türk halkı 1974’de neredeydi, bugün nerede? Kim ne derse desin, hiç de öyle “Bir arpa boyu yol almadık” gibi bir durumumuz yok.
Ancak eğer soruyu “Nerede olabilirdik, olmalıydık ama şimdi neden bulunduğumuz noktadayız?” diye formüle edersek, aynı öz güvenle cevap veremem.
Doğrusu “ganimet kültürü” kazanırken kaybettirdi adeta bizleri.
Hiç bir şey yapmadan, başkasının alın teriyle, göz nuruyla, yıllarca yaptığı birikimlerin üzerine oturuvermek – yok, doğrusu çöreklenmek olmalı – toplumda onarılması mümkün olmayan yaralar açıyor.
Dostum Kudret Özersay yazmış. “40 yılda yürümesi gereken doğru yolu bırakıp yoldan çıkan SİYASETE, zamanında toplumsal bir tepki koyabilmiş olsaydık, irademizi temsil etmesi gereken Cumhuriyet Meclisi’nde havada Dolarlar uçuşmaz, yapılan yasalar kağıt üstünde kalmaz, verilen onca söze rağmen bizi her gün öldüren santral bacalarına bir filtre takmaktan aciz olanlar yüzümüze bu kadar rahat bakamaz ya da Meclis’e uğramayan vekiller nedeniyle Meclis’in toplanamaması olağanlaşmazdı; en azından BUNDAN SONRA bu tepkiyi koyabilmeliyiz.”
Hakikaten o kadar mı duyarsız olduk? Mecliste bir siyasetçi bir diğer siyasetçi tarafından nasıl ve kaça alındığını, satıldığını anlatıyor. Sanırsın ki köle pazarı, ama satılan Kıbrıs Türk halkının iradesi. Sonra o 1alınan ve satılan” siyasetçi yine aday oluveriyor. Tamam seçilmedi ama dünya kadar seçmen ona oy veriyor. Pes be kardeşim, alenen rezalet, pespayelik ve yine de destek. Ne diyeyim, satılık halk iradesi varsa eğer bir ülkede, her bir şey mümkündür.
Dolarlar niye uçuşur havada? Çok dolar olduğundan mı, birkaç kağıt parasına satılık adam bulunabildiği için mi? Meclis yasama yapılan yer mi, yoksa köle pazarı mı?
Doğal olarak santral bacasına filtre takılmaz, “öyle gereksiz işlere” para harcanmaz. Basarısın parayı, alırsın oyu, yaparsın istediğin düzenlemeyi, olmadı satın alırsın bürokratı, bypass geçersin zaten senin parasını ödediğin iradeyle çıkan yasayı…
Tabii ki Mecliste, siyasette dünya kadar onurlu insan var. Tabii ki her oy satılık değil. Ama zaten oyun satılık olabilmesi de ondan. Tüm oylar satılık olsa fiyat düşer, değil mi? Uyanıklar ticareti böyle yapıyor…
Bu halk çok onurlu ve ne yapacağını esasında bilen bir halk. Kaç ülkede olabildi siyasetin ağa babalarına, hatta başbakana “yeter artık” deyip emeklilik kararını sandıkta verebilmek? Kaç halk üzerinde Meclisteki tüm siyasi partilerin ittifak ettiği bir anayasa teklifini elinin tersiyle itip, “yetmez onun için hayır” diyebildi. Bakın Türkiye’ye: “Yetmez ama evet” denildi de ne oldu?
Meclise uğramayan vekillerden şikayet ediyoruz. İyi güzel de bakanlığa uğramayan bakanlar olmadı mı? Bakan olarak harcırah alıp uzak diyarlarda konferansa gidilip başka ince işlerle uğraşan bakanlar görülmedi mi? Ve hatta bu bakanlardan bir tanesi bir başbakana gidip, yalvar yakar bir yazarın o başbakanın aile gazetesindeki yazılarına son verdirmeyi talep edip başarmadı mı? Sonra herkes demokrat, herkes özgürlüklerden yana.
Doğrudur, “40 yılda bir KİMLİĞİN kök salması, çözümü dışlamayacak şekilde devlete herkesin sahip çıkabilmesi için, vatandaşlarına eşit şekilde davranan, liyakat sistemine dayalı, partizanlığa müsamaha gösterilmeyen bir sistem yaratabilir, bunun göndere çektiğimiz bayrakların sayısından ya da büyüklüğünden çok daha önemli olduğunu görebilir, olası bir kapsamlı çözümde o çözümün yaşayabilmesi için güçlü ve hukuka, adalete dayalı devlet kurumlarına ihtiyaç duyduğumuzun farkına varıp bunun için uğraşabilirdik.”
Olmadı, olamadı. Sebepleri çok. En başta 1974 öncesi “tek sınıf” toplumundan ast-üst ilişkili, amirli memurlu bir düzene geçebilmeyi beceremedik. Zor iştir o, çok zor. Pembe hanımın, Pazar çantasından sarkan pırasasıyla, çat kapı bakanı, başbakanı hatta cumhurbaşkanını ziyaret etmesi – ki aslında baskın yapması – ve evdeki duruma, kocasının içmesine, elektrik borcuna, işe alınmayan kızının oğlunun sorununa çareyi o şekilde araması müsamaha ile karşılanmadı mı? Yıllar sürdü “devletleşebilmek” toplumun yekpare değil, katmanlardan oluşan bir bütün olduğunu, olması gerektiğini kavrayabilmek.
Ama iktidar partisinde kongre yapabilmeyi bile beceremedik. Niye? Bal tutan parmağını yalar demişler ya, bizde de yetiyi elinde bulunduran kendine göre demokrat olur anlayışı hâkim oldu. Sonra, işte demokrasi o, koskoca başbakan ile maliye bakanı mahkeme merdivenlerinde batık işadamı gibi başı bükük otururken görüntülenmedi mi? İşte o “kanun önünde herkesin eşit olması” ilkesini çok şükür bu kargaşa ortamında harcamadık. Niye? Çünkü ne adalet bakanlığı var, ne de siyasetin adalete etkisi… Seveyim İngiliz yönetiminin mirasını, bize kalsa ederdik onun da içine ama mekanizma iyi kurulmuş, kurtardı kendisini.
Demek ki kurumlarla değil sorun, yasalarla da değil. Mesele halkta, halkı yönetenlerde. Eğer doğru dürüst yasalar ile kurumlar siyasetin etki alanı dışına çıkarılabilinirler ise, siyaset iş bulma pazarı, avanta sağlama makinesi, zengin olma manivelası olmaktan çıkarılırsa, sorun da bitecek.
İşte onun için “temiz toplum” diyen herkese şükran duymalıyız. “Hesap verebilir yönetim” denilince şapka çıkartmalıyız. Eğer bir siyasetçi çıkıp “kendimizi yönetmeye talibiz” derse, “Geçici 10 maddelere falan ihtiyaç yok, askeriyle, polisiyle, itfaiyecisiyle ayakları yere basan bir devlet olacağız, olmalıyız” derse şapka çıkartmalıyız.
Doğrudur, Kıbrıs Türkü on yıllardır Türkiye bağımlı bir yaşamı kanıksamıştır. “Ne iyi bir şey varsa bizim siyasetçiden, ne kötülük varsa Türkiye istediğinden” diye bir sloganla veya “biz ileri karakoluyuz Türkiye’nin, bizi finanse etmek zorunda” siyasi anlayışıyla daha fazla yol alamayız. Olası çözümde de bu durum bizi kısa sürede Rumların kölesi haline getirebilir, eşitler arası federasyon tezimiz berhava olabilir. KKTC kendi ayakları üzerinde durabilmelidir. Bu mümkündür.
Yasa yapabilen. Yaptığı yasayı uygulayabilen. Vergi reformlarıyla, serbest bölge geliştirmeleriyle KKTC kısa zamanda ve de üstelik uluslar arası tanınma olmaksızın bu bölgede ikinci bir Dubai olabilir. Sadece gelir ve KDV vergisiyle bu ada bir büyük süpermarkete dönüştürülebilinir. Başka öneriler de geliştirilebilinir, yeter ki siyasi irade, vizyon ve tabii bu gibi sıkıntılı ve en azından orta vadede getirisi olacak projeleri üstelenebilecek iktidar olsun.
40 yılda geldiğimiz yer az değil. Ama samimi olalım, eğer durumdan memnun ise sorun yok, değilsek demek ki yapılacak çok iş var. Öyleyse yapabileceğine inandıklarımızın önünü açalım artık. Bu iş ideoloji meselesi değil. Rum’a teslim olmayacak, Kıbrıs Türk halkının eşitliği temelinde çözüm arzusuna sahip olacak ama geleceği kurabilme vizyonuna sahip gençler artık siyasette yerlerini almalı.
Cumhurbaşkanı Abdullah Gül son dış ziyaretini KKTC’ye yaparak ve 40’ncı yıl kutlamasına katılarak Kıbrıs Türk halkına moral verdi, desteğini bir kez daha gösterdi. Teşekkürler. Ama, yukarıda söylediğim çoğu şey Gül’ün yıllarca önce “Kıbrıs’ta ne yapılabilir” diye bir sohbetimizde anlattıklarından başka bir şey değil… Niye olmadı şimdiye kadar? Bence işte bu nokta sorgulanmalı…

Bu haber 275 defa okunmuştur

:

:

:

: