Bir röportaj…_

Şair ve öykü yazarı GÜLSADE (Baybuğa) SOYKÖK





















Şair ve öykü yazarı GÜLSADE (Baybuğa) SOYKÖK
Sevgili Gülsade yaşam öykünden başlayalım istersen?
TSK Ordusunda astsubay bir babanın ve ev hanımı annenin ilk çocuğu olarak Tekirdağ’da dünyaya gelmişim. Vatan kurtaran aslanların camiasından olunca yolumuz bir şekilde Kıbrıs’a düştü. İkinci Barış Harekatına gönüllü olarak katılan babamın ardından,1977’de tası tarağı toplayıp metazori olarak yemyeşil ama bölünmüş Kıbrıs’a kapağı attık.
_Neden metazori olarak geldiğinizi belirtme gereği duydunuz? Çekinik ve isteksiz olmanızın sebepleri nelerdir?
Babamın orta ölçekli maaşıyla ve annemin inanılmaz tutumluluğu sayesinde ilk kez belimizi doğrultur gibi olmuştuk. Evimizin eşyaları bileyenilenmişti. Ufaktan ufağa üç kız kardeş olarak çeyizlerimiz bile alınmaya başlanmıştı.
Ama Kıbrıs’a geliş bize pek de yaramadı… Kıbrıs;dibe vuruşlarımızın,ailesel bütünlüğümüzün sinsice parçalandığı ve dağıtıldığı miladımızın adresi,hatta baş sorumlusudur!!
_Öncelikle şiirle başlayan ve şimdiki sürece uzanan öykü yazarlığı serüveniniz nedir?
Hiç aklımda yokken ve bu alanda esaslı bir eğitim almamama rağmen,lise yıllarımdan beri edebiyata gönül verdim. Bendeki sönük ışığı(!) ilk farkeden, felsefe öğretmenim araştırmacı yazar rahmetli Bener Hakkı Hakeri oldu…
Mağusa Boğaz yolundaki işyerimiz ve evimiz,deniz kenarındaydı.Kayaları haşince döven dalgalar,dolunayın muhteşem yakamozu,uçuşan bembeyaz martılar,dağınık demirlemiş yük gemileri,geceyi uyandırmamaya özen gösteren balıkçı sandalları kimi olsa,çaktırmadan aşka getirerek şair yapardı…
İlhamın ficalarla birlikte sahile vurmasına hiç ama hiç gerek yoktu. Dizeleri yürekten yaratırken, kanatlarınızdan kim tutabilirdi ki sizi?
Birçok konuda şiirler yazdım. Lise bitiminde yerel gazetelerde ve radyolarda yayımlandı. Şiirler arasından zor da olsa seçim yaparak hemşirelik mesleğine atıldığım üçüncü yılda “Doğan Günün Sancısı” adıyla yayımladım.
Sıkça olmasa da arada bir şiir yazdığım oluyor. Genellikle yüreğe dokunan moral bozucu şiirler karalamak, benim de içimi zaman zaman karartmıyor değil.
Salt bu yüzden “kara mizah” türünde öyküler yazmaya hız verdim. Şimdiye dek bir şiir kitabına karşın üç tane öykü kitabım var.
-Şiire fazla sevdalı olmadığınız ortada. Canı gönülden öykü yazmaya itekleyen ateşleyici nedenlerinizi biraz daha açar mısınız?
Kendimi 40 yıldan beri hala yabancı hissettirebilen bölünmüş ve sancılı topraklarda,” kültürel erezyonun”masum bir kurbanı olarak görmemi hiçbir yasa önleyemez. Melez kültürün dirençli virüsünün hakkından hangi keskin antibiyotik gelebilmiştir ki? Elimizden gelen her türden gayreti gösterdiğimiz halde ne tam anlamıyla Türkiyeli kalabildik ne de Kıbrıslı olabildik!
Genetik olarak deli doluyum,isyankarım, iflah olmaz derecede sivri dilliyim,doğmacadan prematüre olmama karşın zekiyim de…
Durum böyle olunca öykü yazmak, pamuk ipliğine astığım yaşama sevincini duyabilmenin tek vesilesi oldu…
Başta Kıbrıs Postası, Halkın Sesi ve Afrika gazetesi olmak üzere çeşitli gazetelerde yayımlanan öyküleri 1994 yılında “Çarpık Evin Esintisi”, 2001 yılında “Kız Kurusu” 2014 yılında ise, “Aşk- Meşk Hepsi Hikaye” adları altında kitaplaştırdım…
_Şiir ve öykü yazarlığınızı hobi olarak yaptığınızı biliyoruz. Ürünlerinizin kotarılmasında hemşirelik mesleğinizin katkısı var mı?
_1986-2011 yılları arasında Devlet Hastanesinin çeşitli birimlerinde, hatalarımla ve sevaplarımla 25 yıl fiili hizmetten sonra emekli oldum.Bedensel, ruhsal ve duygusal olarak yıpratıcı geçen mesleğe yüce devletimiz,topu topu beş yıl yıpranma payı verdi.
Emekliliğin sefasına(!) ancak on gün dayanabildim. Şu anda Kuzey Kıbrıs’ın tek prestijli Yakın Doğu Üniversitesi Eğitim ve Araştırma Hastanesinin polikliniğinde, 2011 yılından beri hemşirelik yapmaktayım.
Mesleğim gereği her Allahın günü yüzlerce insanla karşılaşıyorum.Bu dönence geçmişte de böyleydi günümüzde de… İnsan demek, trajedisiyle komedisiyle bol kepçe hikaye demek.Kulak verip dinlememek, kaleme sarılıp yazmamak için tutkusuz ve nemelazımcılık derecesinde, köküne kadar duygusuz olmak lazım.

_Onca insanla muhatapsınız.Öykü çıkacak insanları, nasıl belirliyorsunuz? İç güdüleriniz yeterli mi? Her öyküye balıklama atlamak,kaliteyi ne derece etkilemekte?
Öncelikle sezgilerime ve iç güdülerime garip bir şekilde çok güvenirim.Şimdiye dek yüzümü hiç kara çıkartmadılar.Sonrası insanların saf duygularla karşılaştıkları-akıllara ziyan veren-absürd olayları anlatma ihtiyaç ve iştahlarına,büyük bir sabırla kulak vermekte yatıyor!..
Her kategoriden insan öyküleri;gerek yürek burkarak,gerekse gözlerinizden yaş gelene dek güldürerek işte böylece doğmakta.Test olarak,önce dost/arkadaş çevresine anlatıyorum.Bütün bunların sonrasında alınan notlar ve kurgulama bitince,öykü tüm sancılı evresini tamamlayıp doğuyor.Sıra gazetelerde yayımlayıp geniş kitlelerin beğenisine ve eleştirisine sunmaya kalıyor..
_Mesleğiniz var. Hobilerinizle de olabildiğince haşır-neşirsiniz.Öte yandan da Afrika gazetesinde “Her Telden” dem vurduğunuz aynı adı taşıyan köşeniz var. Makalelerinizde sivri diliniz ve kaleminizden kan damlayan konulara vurgu yapmak,başınızı ağrıtmıyor mu?
Gerçekte beni çok huzursuz eden, derinden yaralayıp üç kuruşluk neşemi kaçırtan olayları makaleme taşıyorum.Ne yazık ki makalelerimi,her zaman sıklıkla yazamıyorum.Yazınca da çok uzun yazıyor; başka yazarların sayfa hakkını yüzsüzce gaspediyorum!
Öncelikle küçücük toplumda onaltı gazetenin yayımlandığı, basının günden güne kirlendiği alacakaranlık kuşağında; gökkuşağındaki sayabildiğiniz sekiz rengin, aslında üçbin olduğunu, yürekli insanların en etkili bir biçimde topluma anlatabilme cesareti olmalı.Kazın ayağının,bildikleri gibi olmadığının uyarısını ancak vicdanlı bir gazeteci yapabilir.
Kıbrıs’ın ikinci yüksek tirajlı gazetesinde yazabilmek, yadsınamaz bir ayrıcalık diye düşünüyorum.
Fincancı katırlarını ürkütebiliyor musunuz,yoksa onlarla beş yıldızlı otel lobilerinde ağzınız kulaklarınızda whisky kadehlerini “şerefe” diyerek,tokuşturuyor musunuz?
Başımı ağrıtmaya uğraşmadılar dersem,yalan olur.
Erkek egemen toplumda, genelde erkeklerin fütursuzca mizah yaptığı kanıksanmıştır. Kadın olarak mizah yapabilmek-zeka işinden öte-toplumumuzda nasıl karşılanıyor?
_Ne yazıktır ki bütün sorunların temelinde, “erkek egemen toplumda” yaşıyor olmanın ölümsüz derinliği ve eksik etek kategorisinden işlem görme tatsızlğı yatmaktadır.
Önce geleneksel olarak ananızın seçtiği, “babanın” kızısınızdır.Sonra zamanı gelince soyadınızın yasal değişime uğradığı bir adamın karısı oluverirsiniz.Evin reisi olarak addedilen kocanın serinletmeyen gölgesi altında,ömrünüzü törpülemeye çalışırsınız.
Kısaca erkek egemen toplumda, hiçbir savaşı muzaffer olarak sonlandıramazsınız. Sonlandırdığını zannedenler, Akdeniz’de yaşayan sadece bizim gibi “sazan” balıklarıdır...
Hedeflediğiniz hayallerinize ulaşabildiniz mi? Bulunduğunuz konumdan hoşnut musunuz?
_Yaşamım boyunca hedeflerimi onikiden vuramasam da üçü veya beşi isabet ettirerek, zevahiri kurtarmanın avuntusunu yaşadım.Ne yazıktır ki hayatın adil davranmadığı, milyarlarca kullardan birisiyim.
Fırsat eşitlikleri kotarılırken,hep elenenlerin başını çektim. Ağzımı,sert poyrazlara açıp durdum.Paçayı sıvamadan geçtiğim derelerden,hep ters istikamete doğru yürüdüm.Halime kurbağalar güldü.
Düşük ölçekli hayalleri olan; saf, inançlı bir o kadar da umursuz,umutsuz ve yoksul insanlar kadar bile mutlu olamıyorsanız;boşa geçirilmiş ve haybeden harcanmış bir ömrün, mizanı eksik çıkan hesabından öteye,bir anlam taşımıyorsunuz demektir.

_Boş zamanlarınız oluyor mu? İş, günlük ev koşuşturmaları ve öykü yazmanın dışında günü nasıl bitirirsiniz?
Özel bir kurumda çalışınca, bütün enerjiniz (karşılıklı gönüllülük çerçevesinde),hüpletilerek emiliyor. Saat 17:00’den sonra iş çıkışı eve döner dönmez, eşimle birlikte mutfağa dalıyoruz.Kızımız, binbir nazla elektrikli cezvede kahvelerimizi pişirirken;biz halkalı köleler, akşam menüsünü el birliğiyle hazırlıyoruz.
Fazla eşya döşenmemiş ve ruhumuzu çalmayan ortalıkların tertibini yaptıktan sonra, ertesi günü öğle yemeğini pişirip buzdolabına koyuyorum.
Günün bütün yenilgilerini, baskılanmışlıklarını,yüreğime dokunup da geçemeyen en ortasına oturan dramatik olayların acısını,gerilim dizileri izleyerek gideriyorum.Saat 00:30’da pilim iyice tükenince,mecburen yatıyorum.Saat 05:30’da camii hocasının tüm köy halkını imana davet eden yanık sesiyle,olmadı komşunun vakitsiz öten horozunun serenadıyla,en güzel uykumdan adeta koparılıyorum!

Saat 08:00’de mesaimin başlamasına karşın 07:30’da ana danışmadan girip, endoskopik işlem yaptıracak hastalarla birlikte, bölümümüze doğru gidiyoruz.Hastalar eğer tanıdığım birileriyse(uygunluk derecelerine göre çoğu kez işlem yaptırmayacak olan refakatçileriyle) sabah kahvemizi içip, taptaze hikayelerle ve motivasyonla donanmış olarak uğurlu günümüze başlıyoruz!.

Ülkedeki gidişi nasıl yorumluyorsunuz? Sosyal patlamaların size yansımasının yan etkilerini açıklar mısınız?
_Garipliklerle mozaiklenmiş,ağlanacak halimize pişkince gülmeyi yeğlediğimiz bir ülkede yaşıyoruz.Kötü yönetimler yüzünden,insanlarımız alenen ebesinece kan ağlatılıyor.İnsanlar;kötü giden ekonomi yüzünden,borç batağında debeleniyorlar.Her debelenme,batışı biraz daha hızlandırmakta.Hapishaneler,tıka basa dolup taşmış durumda.
Ülke stratejik öneminden dolayı da tam anlamıyla suç cennetidir. Sınırlardan ipini kopartan,kazığı üstünde esrarıyla gelen,sahil güvenliğe bir şekilde yakalanan mülteciler gırla gitmektedir.Küçücük Kıbrıs,fazla gayret göstermeden yol geçen hanına başarılı bir biçimde dönderilmiştir.
İnsan kaçakçılığı,domuz eti kaçakçılığı, gümrüğe beyan edilmemiş sigara, içki ve domates kaçakçılığı aktüel haberlerden sayılır. Çocuklara,genç kızlara tecavüzler,binbir çeşit dolandırma yöntemleri,cinayetler,İtalyanvari mafya hesaplaşmaları,trafik kazalarındaki her yaştan trajik ölümlerin sakatlanmaların olması,sonu gelmez hukuk davaları… Sosyal patlamaların belalı davetiyesi değilse nedir?
Adada yaşayan çocukların deniz yüzü görmek şöyle dursun, balık dahi yiyemediklerini, emekli insanlarının bile zamlı ve zorlu hayat şartları yüzünden yaşamları boyunca bir kez olsun taksitle ödeyebilecekleri bir Türkiye turuna bile katılamadıklarına ne demeli?
Karne parasını ödeyemedi diye başarılı karnesini ailesine gösteremeyen yalınayaklı getto sakini çocukları, organize olmuş İspanya dilencilerini aratmayan sadakacılarımızı görmek, ”insan” olabildiğimiz iddiasından bizi uzaklaştırmaya yeter de artar bile.
Aslında bu sözlerinizden sonra ne diyeceğimi şaşırdım… Gelecekle ilgili projeleriniz neler?
_Afrika gazetesinde çıkan makalelerimin en çarpıcı olanlarını, kitaplaştırmak istiyorum.Adını da “Eyvah komşum gazettacı” koymayı düşünüyorum.Bu fikre dördüncü kitabım “Aşk-Meşk Hepsi Hikaye’yi” okuyan komşumun kocasının tırsarak,her olan biteni bana anlatmamasını tembihlediğini duyunca karar verdim!..
Şimdiye kadar çeşitli gazetelerin sanat sayfalarında yayımlanmış denemelerimi, çok kısa yazılmış mini trajikomik öykülerle bir arada “Deneme Yanılma” başlığı altında kitaplaştırabilirim.
Kıbrıslı arkadaşlarla şiir ve öykü karışımı ortak bir kitap basım işini yapma projemiz var. Ancak bu kez Türkiye’de basım ve dağıtımını yaptırıp daha geniş kitlelere ulaşmayı hedefliyoruz.
Bu yaştan sonra çocuk doğuracak değilim ya. Bu şekilde yaratmaya devam etmekten başka ne yapabilirim ki?
Sevgili Gülsade Hanım, bize verdiğiniz bu röportaj için çok teşekkür ederiz.İyiki varsınız.
Ayşe Hanım asıl ben teşekkür ederim. İyi ki var olan sizlersiniz ben değil…

Bu haber 236 defa okunmuştur

:

:

:

: