Savaşın ortasında siyaset

Geride kalan haftada, arka arkaya önemli olaylar yaşandı.
Geride kalan haftada, arka arkaya önemli olaylar yaşandı.
Ortadoğu’da, Türkiye’de endişe verici gelişmeler var.
Bu endişe verici gelişmeler devam ediyor.
Türkiye’ye karşı savaşan güçler, bugün Türkiye’den yardım istiyor.
Bu amaçla, hem içerde oluşan unsurlar, hem de üçüncü ülkeler, özellikle Kobani şehrinin IŞİD’in eline geçmemesi için, askeri müdahale anlamında Türkiye’ye baskıyı artırdı.
Üzücü olansa sivil insanların, katledilmesi, kadınların satılması, kullanılması, çoluk çocuk demeden bu topraklarda bir dramın yaşanmasıdır.
Bu türden çok örgüt türedi, beslendi, büyütüldü bu coğrafyada ve Türkiye dahil bir çok ülke bu işe göz yumdu, yardım etti, destek verdi.
Çok karmaşık bir savaşın içindeyiz.
En kötüsü burnumuzun dibinde yaşananlardan bir haberiz, dünya bir yana, biz bir yana.
Sanki dünya sadece burada dönüyor, hayat sadece burada yaşanıyor.
Bu şekilde düşünüp, bu şekilde icraatlara tanık oluyoruz ama bunlar bile olması gerektiği gibi yapılmıyor.
Yani sadece kendi içimize odaklanmış bir mantıktayız fakat kendi içimizde darmadağın.
Bunu anlayabilmek imkansız.
Siyasiler, toplumu bencillikle ve kişisel çıkar peşinde koşmakla eleştiriyor.
Her gün görüyoruz, siyasilerin toplumdan kalır yanı yok.
Yazının girişinde paylaştığım düşüncelerle, Türkiye’de, bulunduğumuz coğrafyada yaşananlarla veya Kıbrıs sorununda gelinen noktayla ilgili hangi sorumluluk sahibi bir açıklama yaptı.
Bu ülke şuan savaşın ortasında, hatta savaşın bir parçası.
Bu ülkenin kuzeyinde “egemen, iktidar, erk” biziz diyen güç sahipleri buna ne kadar sahip.
Devlet olanaklarına sahip olmakla, ülke, toprak sahibi olunmaz.
Her alanda kalite, istikrar, verimlilik, üretim düştü.
Bunları toparlayacak, yeniden canlandıracak bir yönetim organizasyonu da bugünkü şartlarda hayal.
Kim gelirse gelsin değişim adına, hangi siyaset iktidar olursa olsun, bugünden farklı hiçbir şey olmayacak.
İşin aslı budur, gerisi kendini kandırmak, avutmak ve sadece tatmin etmektir.
Herkesin iyi niyetinden şüphem, kişisel olarak da kimseyle sorunum yok.
Sorunum önceliklerle ilgili.
Hükümetin küçük ortağı DP-UG, kendi yönetimindeki Bakanlıklarda değişime gitti.
“ Bu hükümete, güvenoyu vermem” diyen Hasan Taçoy bugün bu hükümetin kabinesine girdi, yine bir Doktor, Özdemir Berova Eğitim Bakanı oldu, Hakan Dinçyürek ki çok iyi bir dostumdur başarılı olmasını çok isterim, Çevre Bakanı oldu.
Benim önceliğim, hükümete veya parti içine neler katacakları değil, darmadağın olan bu ülkenin içinin düzenlenmesine ne verecekleridir.
Benim derdim bu ve öncekileri eleştirirken şimdi aynı konuları, aynı yanlışları, aynı sorunları yine konuşmayalım.
Kısacası değişen sadece isimler olmasın.
Bu anlamda umut var mı? Açıkçası pek yok.
Yeni Eğitim Bakanı Özdemir Berova, daha görevi teslim almadan, Bakanlık müsteşarı görevden alındı.
Daha önceki yazılarımda;
“Eğitim yerlerde, sahipsiz, başıboş, siz olsun yapmayın” dediğim sendikalar, yeni Bakan görevi devraldığı sıralarda grev yapıyordu.
Bakan Berova grevlerle ilgili sendikalara “Görevi teslim almamı bekleseydiniz” diye sitem etti.
Peki, görevi almadan önce, müsteşarın görevden alınmasıyla, görevi almadan, sendikaların grev yapması arasında ne fark var?
Bir de erken seçim bombası atıldı ortaya.
Öyle ya, bizim memlekette seçimden, kazanmaktan, iktidar olmaktan, önemli başka bir şey mi var?
Politikalar, anlayışlar, öncelikler, yıllar öncesinden kalma, siyasetçiler içinde böyle, sendikacılar içinde, maalesef değişim lafla olmuyor.            
 


Bu haber 574 defa okunmuştur

:

:

:

: