Şer ittifakı mı, vehim mi?

Geçen hafta sonu Kahire’de enteresan bir toplantı oldu.
Geçen hafta sonu Kahire’de enteresan bir toplantı oldu.
Mısır’ın darbe lideri AbdelFattah Al-Sisi Yunanistan Başbakanı AntonisSamaras ve Güney Kıbrıs Rum Yönetimi (GKRY) Başkanı NikosAnastasiades ile “işbirliği yollarını geliştirme” temalı bir üçlü zirvede buluştu.
Bu zirve bir yılı aşkın bir süredir devam eden flört döneminin ilk önemli sonucu idi. Zirve öncesinde, geçen ay sonuna doğru, üç ülkenin dışişleri bakanları bir araya gelmişler, liderlerin görüşmesinde ele alınacak konuların altyapısını hazırlamışlardı.
Yunanistan’ın ve Güney Kıbrıs’ın Avrupa Birliği içerisinde Mısır’ın ve darbe lideri Sisi’nin “büyükelçisi” olacakları, Mısır’ın çıkarlarını savunacakları boş laflarını bir tarafa bırakırsak, Kahire zirvesinin önemi ne idi? Bu zirvenin esas konusu Akdeniz hidrokarbon zenginliğinin araştırılması ve değerlendirilmesinde üç ülkenin işbirliği etmesi, ortak tehdit ve sorunlara karşı ortak tavır geliştirmelerinin yollarının araştırılması ve… hadi adını koyalım, “Türkiye ile nasıl baş edileceği” değil miydi?
Her ne kadar “sıfır sorun” siyasetimizin nasıl olup “sıfır dost” durumuna geldiğini anlamakta zorlanılsa da komşularla yönetilebilir sorun içinde olma kaçınılmaz bir durumdur. Çıkarlar varsa, ortak sınırlar varsa, sorunlar da olacaktır çünkü ülkeler öncelikle kendi çıkarlarını savunmak durumundadırlar. Öyle “kazan-kazan” denilen durum her zaman mümkün değildir, mümkün görülen çoğu durumda da lafı güzaftır. Türkiye ile İrlanda, Türkiye ile İzlanda veya Türkiye ile Yeni Zelanda arasında ikili sorun yoktur, çünkü ortak sınırları, davaları, meseleleri yoktur, paylaşma sıkıntıları da yoktur… Ama bir bakın, sınırımızın olup da hiç sorunumuz olmayan ülke var mı? Komşular arası sorunlar “yönetilebilir olduğu sürece” normaldir.
Şöyle veya böyle üç komşu ülke bir araya gelip sizinle nasıl baş edileceğini görüşmeye başlamışsa, ortada ciddi sorun vardır, hatta çok ciddi bir soruna gebe durum vardır. Peki bu bir şer ittifakı mıdır? O kadar abartmasak ayıp mı etmiş oluruz acaba?
Kahire üçlü zirvesinin doğurması beklenen bir sonuç Mısır ile Yunanistan arasında daha önce Mısır ile GKRY arasında imzalanan Münhasır Ekonomik Alan Delimitasyon Antlaşması imzalanmasıydı. Samaras ile Sisi’nin imzalayacağı öyle bir anlaşma Yunanistan ile Mısır arasındaki “median” yani orta hattın Türkiye ile imzalanacak bir anlaşmadaki median hatta göre daha yukarıdan geçeceği ve Mısır’ın olması gereken ve zengin hidrokarbon imkânlarının mevcut olabileceği düşünülen geniş bir deniz bölümünü Yunanistan’a bırakacağından Mısır’ın çıkarına olmayacağı açıktı. Ancak darbe yönetimlerinde her türlü saçmalık rahat yapılabilmekte. Bunu en iyi herhalde Türkler biliyordur. Yunanistan 1980 sonrasında hiçbir bedel ödemeden nasıl NATO’ya dönebilmişti, hatırlayalım. Akdeniz’i Yunan gölüne döndürecek Türkiye’yi ise Akdeniz’in bir yanında Meis-Kaş arasına, diğer tarafında da KKTC-Antalya arasına hapsedecek bir fiili durum ortaya çıkacaktı.
Gerçi Meis’in ne kıta sahanlığı ne de münhasır ekonomik alanı olabileceğini Türkiye benzeri uluslar arası başka örnekleri de göstererek öne sürmekte ise de Mısır ile Yunanistan arasındaki bir anlaşma durumu iyice zora sokabilecekti.
Şimdilik bu korkulan olmadı. Sisi’nin Türkiye’yi çok sevdiğinden değil, büyük olasılıkla Mısır bürokrasisinin “aman ha, olmaz öyle şey, bu bizim çıkarlarımıza ters” tutumu rol oynamıştır bu kararda. Ancak bu durum sadece “şimdilik” böyledir ve meşruiyet için Sisi’nin neler yapabileceğini tahmin edebilmek zordur. Nitekim “boş laf” olarak görsem de, Samaras ve Anastasiades’in AB içinde Sisi’nin “büyükelçisi” gibi davranıp “Mısır’ın çıkarlarını savunacakları” açıklaması elbette önümüzdeki dönemde bazı sonuçlar doğuracaktır.
Türkiye açısından bir taş atımı mesafedeki küçücük Meis adasının koskoca Anadolu yarımadasından çok daha geniş bir deniz alanını “münhasır ekonomik alan” olarak kullanabilir olması elbette asla kabul edilebilecek bir konu değildir. Bu çerçevede Akdeniz havzası kaynaklarının paylaşımı için bu havzaya kıyısı bulunan ülkelerin temsil edilecekleri bir uluslar arası konferans toplanarak kıyı ve münhasır alan haklarının netleştirilmesi olası gerginlik ve çatışmaları engellemek için gereklidir. Yıllardır Türkiye’nin savunduğu bu tez Akdeniz imkanlarının barışçıl ve ortak yarar çizgisinde tüm halkların refahı için kullanılabilmesinin yollarını açacaktır.
Keza Kıbrıs’ın 1960 antlaşmalarına ve anayasasına rağmen sadece Rumlar tarafından adanın ve ada sularının tüm kaynaklarına sahip çıkılması, “çözüm olursa pay alırsınız” boş laflarıyla Kıbrıs Türklerinin “oyalanması” kabul edilebilecek bir durum değildir. Çözüm Kıbrıs Türk tarafının önerdiği gibi ya ortak bir şirket kurularak Kıbrıs zenginlikleri iki halk yararına kullanılabilmenin yollarını açmak, çözümü finanse etme imkanına kavuşmak veya çözüme kadar moratoryum uygulamak, çalışmaları dondurmaktır.
Elbette 10 sene önce deniz hudutları, imkânları belki sadece balıkçılık açısından önemli idi. Ancak teknolojik gelişmeler deniz alanlarını ulaşılabilir hale getirmiş, ofshore hidrokarbon yatakları verimli ve karlı işlenebilir olmuştur. Meis altındaki bölgedeki potansiyel yataklar, Kıbrıs gaz rezervi, Kıbrıs-Mısır arası olduğu varsayılan petrol zenginliği iştahları kabartsa da barışçıl ve ortak yarara yönelik kullanım imkanları heba edilmemelidir.
Yok şer cepheleri oluşturulacak ise, Kahire toplantısında İsrail ve BenyaminNetanyahu, yani “namı diğer “Bibi” niye yoktu? Eğer doğru adınlar atılmaz ve yine deve kuşu gibi kafayı kuma gömerek, boş laflarla yüksek perdeden bağırarak, emperyal yaklaşımlar içerisinde “bizi anlamak zorunda herkes” düşüncesiyle “proaktif” diplomasi gereği ihmal edilirse, korkarım bugün vehim gibi görünen yarın gerçek oluverir.


Bu haber 262 defa okunmuştur

:

:

:

: