Tehlikeli zamanlar

Bu günlerde deve kuşu misali kafayı kuma gömüp dünyada ne olup bittiğini görmezden gelebilir, ne Paris’teki katliamı, dünya siyasetine olası etkilerine vurdumduymaz kalabilir miyiz? Mümkün mü?
Bu günlerde deve kuşu misali kafayı kuma gömüp dünyada ne olup bittiğini görmezden gelebilir, ne Paris’teki katliamı, dünya siyasetine olası etkilerine vurdumduymaz kalabilir miyiz? Mümkün mü?
Ama önce birkaç söz söyleyelim.NikosAnastasiades fena çuvalladı, çuvallamaya da devam ediyor.Barbaros sismik araştırma gemisinin Kıbrıs Münhasır Ekonomik Alanında (EEZ) girmesini ve Türkiye’nin o alanda faaliyette bulunacağına dair Navtex yayınlanmasını bahane göstererek Ekim ayında görüşmelerden çekildi. Umudu tüm dünyanın, en azından Avrupa Birliği’nin “dayanışma içerisinde” olacağını, Türkiye’ye karşı cephe açacaklarını umut ediyordu.
Olmadı... Atina’dan bile ne ses geldi, hem de onca zamandan sora geçen hafta bir kez daha? Eski Yunan İstihbarat Teşkilatı Başkanı, Türkiye ile Yunanistan arasında sürdürülen istikşafı görüşmelerde Yunanistan’ın temsilcisi Fahri Büyükelçi PavlosApostolidisKathimerini’ye verdiği mülakatta “Doğu Akdeniz’de Türkiye’nin de oyuncu olduğu gerçek. Dolayısıyla deniz bölgelerinde Türkiye’nin gıyabında sınırlama yapılamaz. Sayın Ahmet Davutoğlu bu konuda haklı. Mısır ile Türkiye’nin hak iddia ettiği bölgeleri kapsayan bir alanda sınırlama yoluna gidersek ve Türkiye’nin çıkarlarını göz önüne almazsak bu, her türlü fiili ve hukuki sonuçlarıyla Türkiye tarafından kabul edilmez” dedi. Ayrıca, bir diğer soruya verdiği cevapta ise Kıbrıs gelişmelerinin artık Yunanistan-Türkiye ilişkilerinde belirleyici olamayacağını vurguladı.
Yani? Anlamayana söyleyeyim, adamcağız Anastasiades’e diyor ki,öyle küçücük bir adanın sadece bir bölümünde egemen olduğunu unutup Türkiye ile dalaşma, Türkiye’nin doğu Akdeniz’de çıkarları olduğunu biz bile kabul ediyoruz ve üstelik senin hatırına Türkiye ile kavga edemeyiz. Bu kadar net.
Zaten bilmeyen var mı Anastasiades’in sıkışıklığını, ne zor durumda olduğunu. Gün boyu eski başkanları, dışişleri bakanlarını meclis başkanlarını toplayıp sormuş geçen Cuma “Ne yapacağız şimdi?” diye. Malum, Barbaros gitmeden görüşme yok dedi. Türkiye adım atıp Navtex bitince zaman tanıdı yeni Navtex yayınlamadı, Barnaros’uMağusa açıklarına demirletti. Ne oldu? Rum Dışişleri Bakanı Kassulides’in de kabul etmek zorunda kaldığı gibi, olumlu adım atacağına Kıbrıs Rum gaz aramasıyla ilgili Navtex’i 19 Mart’a kadar uzatınca Türkiye’nin Barbaros’u geri göndermeden başka yapacak bir şeyi kalmadı.
Şimdi? “Nasıl burnumuzu bu bol kokulu vaziyetten çıkarırız ve herkese de sanki zafer kazanmışız gibi hava atarız” arayışında Anastasiades, ama bulamıyor. Ne dünyadan destek bulabiliyor ne de adadaki Rum siyasilerden. Rum tarafındaki tüm siyasi partiler ya Rum pozisyonunu “yetersiz” buluyor ya da “aşırı gidilip tüm kapıların kapatıldığı” şikayetini yapıyor ya da Kassulides gibi “Kendimiz ettik kendimiz bulduk” türküsünü söylüyor.
Bu çerçevede BM Genel Sekreteri özel Kıbrıs temsilcisi EspenBarthEide bu hafta görüşmelerin yeniden başlatılabilmesi için gayretlerde bulunacak, adada taraflarla görüşecek. Ümit var mı? Siyasetin olduğu her yerde ümit de vardır yeter ki istek olsun. İstek var mı? Bence yok.
Başka açıdan da olsa durum giderek tehlikeli bir hal alıyor. Zaman daralıyor. Artık Cumhurbaşkanlığı belki kısa süre sonra da erken seçim... Tamam KKTC seçimlerini falan kimse takmaz, devlet olarak değil Türkiye’nin alt yönetimi kabul ediyorlar ya... Ama yine de eğer süreç birkaç haftaya tekrar başlamazsa yaz sonundan önce bir hareketi kimse beklemesin.
Gerçi bir hareket olsa da fark etmez, niyet olmadıksan sonra Rum kesiminde Kıbrıs Türkü teslim olsa bile çözüm olmaz, bir şekilde Türkiye’den bir şey isterler, teslimiyetçi arkadaşlar kulağınıza şimdiden küpe olsun, demedi demeyin.
* * *
Gelelim esas konumuza, Charlie Hebdo saldırısı, on bir gazeteci bir polis memurunun katledilmesi derken, Avrupa bir anlamda kendi 9/11’ini yaşamaya başladı. Madrid saldırıları, Bomba patlamaları, İstanbul’da sinagoglara ve bir yabancı bankaya bombalı saldırılarla Avrupa bu bir nevi “medeniyetler çatışmasını” 2001’den bu yana çeşitli derecelerde yaşamakta ise de bu kadar derinden tehditle yüzleşti.
SamuelHuntington’un o çok önceden makaleleştirdiği sonra da kitabını yazdığı “medeniyetler çatışması” her ne kadar “abartılı bir tez” yaklaşımlarıyla görmezden gelinmeye çalışılmışsa da son on beş yılda, belki de Ortaçağ’ın Haçlı Savaşlarından bu yana dünya ilk kez tam anlamıyla bir inanç merkezli global tehditle karşı karşıya gelmekte, medeniyetler çatışması teorikten pratiğe dönüşmekte. Hatta belki de diyebiliriz ki Ortaçağda medeniyetler arasındaki savaşın kapsamı bu günkü kadar büyük olmamıştı. En azından o dönemlerde vahşet ve katliam eksik değilse de düzenli ordular arasında savaşlar olmakta değil miydi. Bu günkü savaşta ise bir yanda ülkeler “demokratikleşme” adı altında çeşitli renklerde “bahar” operasyonlarına maruz kalmakta, ulus devlet niteliklerini kaybetmeleri pahasına etnik, dinsel veya başka kimliklere ayrıştırılıp, bu alt kimlikler arası kıyım yaşatılmakta.
Afganistan, Tunus, Libya, Irak, Suriye, Mısır ve hatta Ukrayna, Gürcistan ne acılar yaşadılar geride bıraktığımız yıllarda. Bu ülkelerden kaçının toprak bütünlüğü, ulusal birliği var veya doğru dürüst ve etkili bir hükümete sahip? Mikro milliyetçilik, din, demokrasi talebi veya başka bir nedenle sorunlara gark edilmediler mi?
Bu gelişmeler yeni bir emperyalist yapılanmanın ayak sesleri mi, yoksa dünyada yeni bir düzen oluşmakta ve bazı büyük çıkarlara göre haritalar, sınırlar, hatta kimlikler gelişmiş mühendislik operasyonlarına mı maruz bırakılıyorlar. Sonuçta bir uçtan diğerine bilhassa Kuzey Afrika ve Orta Doğu’da neredeyse sağlam devlet bırakılmadı. Geniş halk kitleleri ihmal edilmişlik, unutulmuşluk ve hatta hor görülmüşlük duyguları içerisinde, alçaklık kompleksiyle boğuşmuyor mu?
Bakın bir Abu Garip’ten Guantanoma’ya, Afganistan’daki Polonya’daki ve daha bilmem nerelerdeki gizli hapishanelerde Batılı “işgalcilerin” veya “kurtarıcıların” ve hatta “demokrasi getirenlerin” işkenceleri, dine küfürleri hatta tecavüzleri Müslüman coğrafyasında “kötü niyetli öteki Hristiyan Batılı” kimliğin perçinlemedi mi?
Charlie Hebdo katliamı buzdağının sadece görülebilen kısmı. Dediklerime Filistin’in her gün yaşadığı drama üç maymunu oynayan Batı medeniyetini ilave edin. Bu Batı’dan adalet gelebileceğini, güven duyulabileceğini bu coğrafyanın halklarını ikna edebilmek mümkün olabilir mi? Yetmezmiş gibi bir de Batı piyonları yoluyla Suriye’de yaşanılan ıstırap tüm bölgenin sosyal dinamiklerini berhava edecek, bölge dışında da etkileri olacak büyük bir yangın oluşturmadı mı? Suriye siyasetimizin yanlışlığı gelişmelerle bir kez daha ortaya çıksa da yanlışı kabul edememe takıntımız yüzünden burnumuza gelen kötü kokulara, çektiğimiz acıya rağmen “yanıldık” diyemiyoruz.
Sonuçta ortaya çıkan durum hiç de iç açıcı değil. Eskiden Filistin kampları vardı, solcu militan yetiştirilirdi 1970lerde o kamplarda. Şimdi her tarafta siyasi İslam kampları var, her renkten siyasi İslam mensubu terörist yetişiyor. Esas tehlike veya buz dağının görünmeyen kısmı da belki de o. Charlie Hebdo katliamını yapanlar kimlerdi? Irak’ta, Suriye’de ne yaptılar? Niye kaçan militan Suriye’ye gitti?
Veya, Türkiye’den militan devşirilmesine göz yuman, başka ülkelerden toplanan militanların Türkiye üzerinden “sıcak alana” geçmelerine tolerans gösteren merciler bu militanların hiç mi geri dönmeyeceklerini düşünüyorlar. İşte Charlie Hebdo. Yarın başkaları da olacak, uyarırım.
Meşhur sözdür, rüzgar eken fırtına biçer. Batı Orta doğu ile ilişkilerinde ölçüyü kaçırdı, kendini bir nevi George Orwell’in 1984 romanında gibi görüp kendince düzenlemeler yapmaya başladı. Nasıl olsa 100 sene önce de yapmıştı, yine yapardı... Ama olmadı bu kez. Her tarafından patlıyor bohça.
Peki, karikatür yayınlandı, İslam’ın peygamberinin karikatürü çizildi, ona hakaret edildi, Şirk koşuldu diye katliam mı yapılmalı? Affedilebilir mi böyle bir canavarlık şu veya bu şekilde?
Elbette ki hayır. İnsanların dini duygularına. Örf ve ananelerine saygı gösterilmeli, kutsallarına dokunulmamalı. Bu anlamda fikir özgürlüğünün sonsuz olması beklenilemez, ancak dinsel olarak “küfür” olarak değerlendirilse bile bir sanatçının kendisini serbestçe ifade etmesine de set çekilemez. Dahası, karikatür çizdi diye insanlar katledilemez. Daha da kötüsü “iyi oldu” mealli siyasi yorumların yapılmasıdır ki o da bu torbadaki tehdidin boyutlarının görülmediğine delalet eder ki kaygılanmamızın gereğini sergiler.

Bu haber 251 defa okunmuştur

:

:

:

: