Anastasiadis’in seçenekleri

Kuzey’de de Güney’de de, uluslararası kudret simsarlarında da görüş birliği oluştu: Kıbrıs görüşmeleri en erken Nisan ayındaki Kıbrıs Türk Cumhurbaşkanı seçimi sonrasında Mayıs ayında tekrar başlayabilir.
Kuzey’de de Güney’de de, uluslararası kudret simsarlarında da görüş birliği oluştu: Kıbrıs görüşmeleri en erken Nisan ayındaki Kıbrıs Türk Cumhurbaşkanı seçimi sonrasında Mayıs ayında tekrar başlayabilir.

Otomatik bir süreç değil bu… Koşulları da var.

Rum kesimi net şekilde şartını koydu. Türkiye 6 Nisan’da sona erecek ve Kıbrıs Rum kesiminin tek taraflı ilan ettiği ve Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti ve Türkiye tarafından tanınmayan Ekonomik Münhasır Bölge’sinin bir bölümünü “ulaşıma tehlikeli bölge” ilan eden Navtex’ini yenilememesi ve bölgedeki sismik araştırma gemisini çekmesi durumunda başlayabilir görüşmeler tekrar.

Zaten Ekim ayında Barbaros gemisi Kıbrıs Rum Kesiminin Ekonomik Münhasır Bölgesine girdiği, o bölgede araştırma yapmaya başladığı ve üstelik yayınladığı Navtex ile o bölgenin bir bölümünü “güvenli olmayan bölge” ilan ettiği için çekilmemiş miydi Nikos Anastasiades görüşmelerden? Ne değişti? Hiçbir şey… Israr ediyor Anastasiades, “Ya Türkiye kabadayılıktan vazgeçecek, gemilerini çekecek, Navtex’i sona erdirecek, ya da görüşme yok.”

Hatırım kalır. Sanki görüşme olsa sonuç alınacak.

Bu iş havanda su dövmek derler ya aynen ona döndü. 1968’den bu yana devam eden görüşmelerde ne elde edildi? Çözüme doğru ne adım atıldı? Sıfıra sıfır elde var sıfır diyemeyiz elbette ama Kıbrıs Türk halkı sağladığı her şeyi Rum tarafına ve hatta dünyaya rağmen sağladı, Türkiye desteğiyle sağladı, unutmamak lazım. Elbette sömürgeci yaklaşımlara, yanlış siyasetlere karşı çıkmak lazım ama sanki Rum tarafı hep Kıbrıs Türk halkının iyiliğini istedi, çözüm mümkündü ama Türkiye engelledi gibi kara propaganda gayretlerine de esir düşmemeli kimsenin beyni.

Bazı aklı evveller Türkiye olmadan ve hatta Yunanistan ile uluslararası mevcut güç dengesi gözetilmeden Kıbrıs’ta çözümü adanın iki lideri tek başına ve kendilerine özgü çözebilecekleri düşüncesini taşımaktadırlar. Keşke olabilse ama günümüz uluslararası siyasetinde de, dün de, evvelsi gün de ve hatta yarın da “karşılıklı bağımlılık, çıkarlar, mütekabiliyet, güçlünün hukuku ve hukukun üstünlüğü” prensipleri, kavramları Kıbrıs Rum veya Türk halklarının ne istediğinden önemli olmuşlar ve olacaklardır.

Allah aşkına niye İngiltere “egemen” üsler bulunduruyor adada? Niye Rumlar Fransa ile üs kullanma anlaşması yaptılar? Niye benzer düzenlemeleri Yunanistan ile yaptılar, İsrail’e ve Rusya’ya teklif ettiler? Tamam, balistik gelişmeler Kıbrıs’ın stratejik önemini yitirmesini doğurdu deyin ve inanın ama ne işi var yüzlerce Rus şirketinin Rum kesiminde? Ne işe yarıyor bu üsler, savunma işbirliği anlaşmaları?
Rumlar istesin istemesin, hatta Kıbrıs Türk halkı istesin istemesin Türkiye’nin İngiltere’den daha fazla Kıbrıs’ta askeri üs bulundurma ihtiyacı yok mudur? İlle olmalı mıdır diye sormuyorum, var mı yok mu onu soruyorum. Gerçekçilik olmadan, doğru teşhis yapmadan hastalığın iyileştirilebilmesi mümkün mü?

Seçime haftalar kala giderek daha belli olmaya başladı ki seçim büyük olasılıkla ikinci tura kalacak ve yarış mevcut Cumhurbaşkanı Derviş Eroğlu ile Cumhuriyet Meclisi Başkanı ve CTP adayı Sibel Siber arasında geçecek. Çok saygı duyduğum Mustafa Akıncı ile sevgili dostum Kudret Özersay çok gerilerde gibi görünüyor. Tabii bu seçim ve seçimde son sözü halk söyler, sonucu herkes kabul etmek durumunda.
KKTC Cumhurbaşkanı yarışı ipini kim göğüslerse göğüslesin bir şey değişmeyecek, Kıbrıs Türk tarafı çözüm için bastırmaya devam edecek. Niye bu kadar emin konuşuyorum? Çünkü KKTC halkı çözüm istiyor. Çözüm ne diye sorulduğunda kakofoni olsa da, çözüm konusunda destek %75’lerde değil mi?

İşte sıkıntı tam da buradadır. Rum kesiminde yapılan tüm anketlerde Kıbrıs Türkleri ile iki toplumlu, iki kesimli federasyon kurup devleti, egemenliği ve hükümeti paylaşmaya Rum halkının en az yüzde 60’ı hayır demekte. Nitekim son yapılan Ulusal Konsey toplantıs9ında da DIKO’dan Yeşiller hareketine, Avrupa partisine Anastasiades’in tüm küçük faşist, çıkarcı, fırsatçı ortakları federasyona karşı gelmediler mi? Sanki 40 yıldan fazladır devam ettirdikleri “Türkiye’nin Kıbrıs’ta mevcudiyetinin faturasını uluslararası siyasette artırarak dayanılmaz hale getirmek ve böylece Ankara’nın Kıbrıs Türk halkını terk etmesi ve federasyondan ziyade Kıbrıs Rum taleplerine uygun tekil devlet çözümünü kabul etmesi” stratejisini tekrarlamadılar mı? Ne elde ettiler? Türkiye Kıbrıs’ı terk mi etti?

Akıl var, mantık var, ama Rum kesiminde yok herhalde. Ama bu dedikleri kamuoyu beklentileriyle uyumlu: Rum halkının yüzde 60’tan fazlasıyla diyor ki “Kıbrıs Türkü ile yetki, devlet, egemenlik paylaşmak istemiyorum.” Anastasiades ne diyor? “Türkiye kabadayılıktan vazgeçsin, Kıbrıs Rum devletini Kıbrıs Cumhuriyeti olarak tanıdığını veya en azından imasını sergilesin, görüşmelere döneyim.”
Bu yanlışta ısrardır.

Halbuki Anastasiades’in bir başka tercihi daha olabilir. Halkçındaki çözüm karşıtı durumu görüp çözümün olabilmesi için kamu diplomasisi uygulayarak çözüm beklentisini ve desteğini artırabilir. Böylece, çözüm endeksli siyasi tutum geliştirebilir. Halkını ve Kıbrıs Türk halkını daha parlak, müreffeh bir yeni döneme taşımada liderlik edebilir.

Bunun yolu kendinden önceki Rum liderler gibi Ulusal Konsey’in arkasına saklanma alışkanlığını ve kolaycılığını bırakmaktan, faşist, çıkarcı küçük siyasetçiler yerine kendi Disi partisi ve AKEL ile sağlam bir “geniş tabanlı koalisyon” kurarak acı verecek ama sonrasında hep beraber mutlu ve müreffeh olunacak çözüme doğru adım atmaya başlayabilir.

Yapar mı? Yapabilmek için önce devlet adamı olunması lazım o da şişe dibinde değil, sağlam cesaretli kararlarla sergilenir.

Süleyman Şah’ı unutamayız

Aslında Türkiye’nin Suriye seçeneklerini yazmak, Süleyman Şah türbesinin boşaltılmasını, Irak Şam İslam Devleti (İŞİD) teröristlerine karşı geri adım atmanın yarın ne büyük vebal doğuracağını yazmak isterdim… Ama olmuyor, bu aşamada eleştiri fırsatçılık anlamına gelebilir, yanlış anlaşılabilir endişesini taşıyorum.. Bu kadar hassas bir konuda hükümetin savaşa girmemek için bu derece önemli bir geri adım atabilmesini kerhen de olsa desteklemek durumundayım.

Tarihimiz açısından önemli, ulus-devlet olmamız açısından anlamlı ve hatta imparatorluk yıkılırken bile sahip çıkmaya uğraşılan “ataların atası” Süleyman Şah’ın kabrine sahip çıkmak muhakkak ki Türkiye Cumhuriyeti için namus borcu olmalıdır.
Ancak, bu hassasiyetleri bilen ve bu hassasiyetler üzerinden Türkiye’yi çamura yuvarlamak isteyen veya öyle hedefleri olan bir terörist gruba karşı yapılabilecekler de oldukça sınırlıdır, onu da anlamak durumunda herkes. Nihayette saldırı olması, 40 vatan evladının türbeyi korurken katledilmeleri Türkiye’yi “pasif” tarafı olduğu bu savaşta “aktif taraf” haline getirmeyecek miydi? Muhakkak ki öyle olacaktır.
Öyleyse, bu konuda kelam etmek ya bilerek isteyerek yalan söylemeyi, goygoyculuk yapmayı, yandaş medyadaki “ağam ne ederse güzel eyler” korusuna katılıp alkışlamalı ya da efendice “Katılmıyorum ama hükümetin kararını da anlayışla karşılıyorum” demek lazım. Kısaca kendime “oto sansür” uygulama kararı verdim.
Bu haber 231 defa okunmuştur

:

:

:

: