“Hiç”e layık olmayan Anadolu’nun oğluna ağıt

Çukurova’nın kavruk Yaşar’ından her rengiyle, diliyle, diniyle etnik kökeniyle Tüm Türkiye’nin saygı duyduğu
Çukurova’nın kavruk Yaşar’ından her rengiyle, diliyle, diniyle etnik kökeniyle Tüm Türkiye’nin saygı duyduğu, dünyanın 40 diline eserleri çevrilmiş bir edebiyat anıtı, ifade ve basın özgürlüğünün, demokrasinin yılmaz savunucusu, koskoca bir Yaşar Kemal yaratmak... 92 yıllık hayatının özeti bu Yaşar Kemal’in.

Enteresan bir günde, ne olduğu hala daha belirsiz olan Kürt açılımının belki silah bırakma aşamasına gelebileceği açıklamasının yapıldığı gün hayata veda etti Türkçe’nin büyük çınarı. Varır mı barış treni ülkenin birlik ve beraberliği temelinde “eksiksiz demokrasi içerisinde” o “uyumlu beraber yaşama” durağına? Bunu bu günden bilmek mümkün değil. Sorunlar çok ve çetrefil. Karşılıklı samimiyetsizlik suçlamaları var. Seçim kapıda. Beklentiler büyük. İmkanlar kısıtlı.
Her şey bir tarafa hürriyetleri tırpanlayan ve ülkeyi polis devleti koşullarına götürebilecek bir paket görüşülüyor mecliste. “Öyle ya da böyle çıkacak” denilen paketin polis, kaymakam ve hatta valilerin yetki ve salahiyetleriyle ilgili maddelerinde ciddi sıkıntılar, o maddelere yönelik itirazlar var. Daha İmralı sakininin “silah bırakma için baharda kongre toplansın” talimatının ne derece duyulduğu belli olmadan terör örgütünün siyasi kanadı KCK’dan şart-şurt dolu üç sayfalık bir açıklama geldi, örgütün meclisteki uzantısı ise mecliste kabul edilen bazı maddeler dahil pakette ciddi iyileştirilme yapılmasının neredeyse ön şart olduğunu açıklayıverdi.

Muhalefet ateş püskürüyor. Barış masrafsız, ödünsüz, acısız olacakmış gibi konuşuluyor. Halbuki büyük ustanın bir ömür harcadığı, anlatmaya çalıştığı, üstesinden gelinmesinin Anadolu halklarının beraberliğinin gereği olduğunu vurguladığı bu sorun Cumhuriyet tarihinin en çetrefil meselesi değil mi? Kapalı kapılar ardında yürütülmesi, bırakın halkı, gazetecileri, muhalefet patilerine bile yeterli bilgi verilmeyen bu sürecin başarısına Türkiye muhtaç. Bu sürecin başarısı ülkenin önünü açacak, hem iç politika imkanlarını ve kaynaklarını daha iyi kullanabilme becerisi hem de uluslararası alanda daha etkin rol oynama kapasitesi sağlayacaktır.

Taçlandıran bir veda ödülü mü, rastlantı mı, ilahi hediye mi bilemem ama büyük ustanın elveda dediği gün ülkenin yeni bir başlangıç yapma imkanı bulması müthiş bir olay.

Çağdaş Gazeteciler Cemiyeti (ÇGD) tarafından kendisine 2011 yılında verilen “onur ödülü”nü kabul mektubundaki ifadeleri Anadolu’nun büyük çınarını gayet güzel anlatmaktadır. Anlayan, anlayabilecek, kavrayabilecekler için Usta’nın kendi kaleminden, hürriyet, insan hakları, basın özgürlüğü ve yaşam felsefesi:
“1952 yılının son günlerinde Aşık Veysel’i görmeye gitmiştim, köyüne. Tam dönecekken büyük bir deprem haberi geldi, 3 Ocak 1952, Erzurum, Hasankale yerle bir olmuş. Yakında olduğum için ilk giden gazeteci ben oldum. Çok büyük acılar yaşanıyordu. Depremden sağ çıkanlar eksi 30 derecede incecik çadırlarda yaşam savaşı verirken çoğu ‘keşke ölseydik, bu halimizden daha iyi olurdu’ diyordu. Taş kesilmiş insanlar, donmuş toprak, gömülemeyen ölüler ve bilen bilir anlatılmaz bir koku… Sakıp Hatunoğlu adında bir arkadaşla birlikte dolaşıyorduk. Bir donmuş bebek gördük, yaşıyor gibiydi. Ben röportajları aktarıyorum telefonla, gazete filan gördüğümüz yok. Günler sonra elimize gazete geçti, benim röportajda o bebeği anlatmışım. Okurken önce arkadaşım ağlamaya başladı, sonra ben… O gün bir kez daha anladım sözün gücünü

Basının gücü sözün gücüdür. Onun için de basın her zaman büyük baskı altında kalmıştır. Yazarları, gazetecileri, gazeteleri satın alma o batan Osmanlıdan kalma bir gelenektir. Daha da yoğunlaşarak sürüyor.

Her darbe döneminde kimi görsem, kiminle konuşsam, “İyi yapmıyorsun,” derlerdi. “Bugünlerde yazı yazılır mı, söz söylenir mi? Azıcık sabret canım, ne oluyorsun? Sana yazık değil mi? Sonra, ne yazacaksın bu koşullar altında, neyi nasıl söyleyeceksin? Haydi sen söyledin, çalıştığın gazete koyabilecek mi? Çalıştığın gazete kapatılmayı, ekonomik baskıları göze alabilecek mi? Ya gazetede çalışanlar ne diyecekler, gazete kapatılıp onlar işsiz kalınca, yüzlerine nasıl bakacaksın?”
Bizde basından gereğinden fazla korkuluyor. Basın da kendisinden korkuyor. O da kendi kendini eleştiremiyor. Gazetecilik bir yaratıcılıktır. Gazete, okuyucusunu kendi yetiştirir. Politika bir dedikodu arenasına dönerse, gazeteler de gece gündüz aynı kişilerin aynı tür sözlerini, dedikodularını, küfürlerini yazar, bol üstsüz, bol bol ilanla
gazete yerine cıncık boncuk verirse milleti canından bıktırır.

Gazete haber verir. Gazete öğretir. Gazete okuyucunun nabzına göre şerbet vermez. Gazete okuyucularını kışkırtmaz. Kol gibi harflerle manşetler vererek, bir spor karşılaşmasını en büyük ulusal olay durumuna sokmaz. Kürt sorunu gibi büyük ulusal sorunlarla oynamaz. Doğa kırımı gibi ülkenin geleceğiyle ilgili konularda gerçekleri saptırmaz.

Basın zanaat değil sanattır, yaratıcılıktır, dirençtir. Basın hiç bir çıkarın yanında olmamalıdır, kendi çıkarı olsa bile. İşte basının özgür olması budur.

Özgürlük düşüncesi sınırsızdır. Basın, dünyamızdaki pek çok kötülüğün bilinmesini, duyulmasını sağlayarak önemli savaşımlar vermiştir, kahramanlar yetiştirmiştir.
Düşünceyle uğraşmak, düşünceye önem vermek baskıcı düzenlerde her insanın başını belaya sokuyor. Bugüne kadar basın şöyle bir doyasıya özgürlük yüzü göremedi. Hep baskı, hep baskı, hep satın alma... İşte bugünlere geldik.
Hani eskiden bir güç vardı, ona ilerici güç diyorduk ya hepimiz karanlık bir duvarın önüne geldik başımızı son hızla vurmak üzereyiz. Yargı mekanizması adalet yerine öfke ve korku kaynağı olursa işte bir ülke böyle olur.

Hapishane kötüdür, ölüm gibi. Bilincine varınca, düzleşir, olağanlaşır. İnsan soyunu zulüm kadar hiçbir şey küçültmez. Ne derler, zulmün artsın ki tez zeval bulasın... Zulüm aşağılık, insanlık dışı bir şeydir, ölümden de beterdir. Bilincine varınca olağanlaşır. Hepsinden beteri de insan soyunun yakasına yapışmış korkudur. İnsan korkusunun üstüne yürüdükçe, korku azalır, gücünü yitirir, insan soyu korkuda çürümez. Zulüm zulüm değildir aslında, zulüm korkudur. Her şeyin temeli, beteri korkudur.

Diyorum ki, korkulmasın, bugünkü, bu gelip geçici duruma bakıp umutsuzluğa düşmenin bir gereği yok...

Bugün hapishanelerde, mahkeme kapılarında veya mahkeme kapılarına gitmeyi beklerken mesleğinin ve insanlık onurunun hakkını verenler var. Onlar ve onların hakları için omuz omuza yürüyen, sesini yükseltenler insanlığımızın daha bitmediğini, vurdumduymazlığımızın bizi öldürücü hale getirmediğini kanıtlıyorlar.
İnsanoğlu umutsuzluktan umut yaratandır. Demokrasiyi yaratmak insanlığın büyük gücü olmuştur. Çok söyledim, tekrar söylüyorum. Ya demokrasi ya hiç… Ve Türkiye
‘hiç’e layık değildir.

Selam olsun düşünce özgürlüğü ve insan hakları için direnen meslektaşlarıma. Selam olsun, korkunun üstüne yürüyenlere. Selam olsun insanlık toptan tükenmedikçe umudun da tükenmeyeceğini gösterenlere. İnsan soyu içinde en güzelleri, en kutsanacak olanları onlardır.”

Anısı önünde saygıyla eğiliyorum. Onunla tanışmış olmak, hasbıhal etme onuruna ermiş olmak benim için büyük bir ayrıcalıktı, anısını her Zaman yaşatacağım.
Gazeteciler Cemiyeti’nde bazen konuşmalarda “muhataba beyefendi denilmesi” gerektiğini hatırlatır meslek büyükleri. Yanlış. Parası olan, mevkisi olan beyefendi olur bu hayatta. Ama, adam olmak, adam gibi yaşayabilmek ayrı bir vasıf, ayrı bir imtiyaz.

Adam gibi adamdı Yaşar Kemal. Güle güle mesleğin Ustası, sözün efendisi.
Bu haber 206 defa okunmuştur

:

:

:

: