Yeni dönem, eski endişeler

Türkiye yine çok zorlu bir dönemden geçiyor.

 
YUSUF KANLI

Türkiye yine çok zorlu bir dönemden geçiyor.
Çadır devleti değil Türkiye. Sıkıntıları var. Anti-demokratik ve hatta baskıcı sorunları var. Ama bir çadır devleti değil. Sıradan orta boy bir ülkeye “yolcu gemisi” dersek eğer, Türkiye bir transatlantik gibi, bölgesel güç olarak
görülebilecek bir “yerel dev”, bir transatlantik.

Hâşâ, sonunu Titanik’e benzetmek istemem ama Türkiye bir transatlantik. Bugünden yarına politika çizmesi, politikalarını değiştirmesi mümkün değil. İstese de olmaz. Her şeyden önce, sorunlu ve eksik de olsa, çok eleştirilse bile Türkiye bir demokrasi. Siyaset kurumu var. Meclisi, yasaması var. Yargıçlarının bile cüzdanla vicdan arasına sıkıştıklarından şikayet ettikleri, siyasi baskı altında inledikleri yargısı var. Gücün hangi oranda nerede olduğu tam belli olmasa da, olması gerekenden kesinlikle kat be kat fazla işleyen bir yönetimi de var.

Bu ülkenin balıkçı tekneleri gibi kolay manevra yapması, akşamdan sabaha politika çizgilerini değiştirmesi mümkün değil. Her ne kadar son zamanlarda bir gece yarısı bir torba pakete katılan ne olduğu belli olmayan birkaç cümle ile ülkede çok şey değiştirilmeye çalışılsa da, öyle kişisel buyruklarla dalgadan dalgaya savrulan, sabah “ne işimiz var orda” deyip akşam tank tüfek, gemi sefere durmamız mümkün değil bu ülkede.

Bu Nevruz da 2013 Nevruz’u gibi “müjde” beklentisiyle geldi, ne olduğu tam belli olmadan geçti. İmralı sakini “Yeni Dönem” muştusu verdi Diyarbakır Nevruz tören alanında okunan mesajında. Örgütüne silahlı mücadeleye son vermek, yeni döneme uygun siyasetler, stratejiler geliştirmek üzere kongresini bahar aylarında toplama talimatı verdi.
Olur mu, olmaz mı? Aşağı yukarı aynı saatlerde Denizli’de Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın “Kürt sorunu falan yok” diye haykırışını duyunca, olmayan sorun için niye görüşme yapılıyor, niye “yeni döneme” giriliyor diye kafam bulansa da, belli ki ülkede bir şeyler oluyor.
10 maddelik “yol haritası” boşuna hazırlanmadı ya?
Haa… Seçim var. Açılım, saçılıma sebep oluyor oyları götürüyor ondan dolayı “iyi polis kötü polis rolleri paylaşıldı” mı diyeceksiniz? Hiç tanımamışınız Erdoğan’ı… Öyle dandikkundik işi olmaz, neyse o söyler… Yoksa söylemez mi? Hadi canım, doğru okumak lazım ne diyor koskoca cumhurbaşkanı.
Kürt sorunu yok deniliyor ise, aslında Kürt sorununun da demokrasi sorunlarının bir parçası olduğu, demokrasi sorunları çözülümce Kürt sorununun da kendiliğinden ortadan kalkacağını söylemek istemiştir.
Eminim öyledir.

Öyledir de o güne kadar bekleyecek isek, niye İmralı ile görüşüyor, mesajını Diyarbakır meydanlarında okutuyor ve hatta başbakanlığın Nevruz mesajında çaktırmadan Diyarbakır’dan niye Kürtçe adıyla bahsediyoruz?
Yok… Yok… Kaşları kaldırmayın, terörizme, ayrılıkçılığa prim falan verilmedi. Tamam, ikide bir terörist başı ile görüşülüyor İmralı konutunda. Devletin müsteşarı, siyasisi gidiyor, hasbıhal ediyorlar, meseleleri tartışıyorlar. Sonra, ne arzu ettiğini açıklıyor Öcalan birilerinin ağzından. İstihbarat açıklananları önceden bildiğine ve engellemediğine göre, doğru da bu açıklamalar.

Kafa mı karıştı? Karışmasın. Görüştükse biz görüştük diyor devletin başındakiler. Onlara da güvenmiyor musunuz? Haa… O zaman güven bunalımı var, bu işi seçim paklar. Eeh, üç seçim arka arkaya hem de oylarını artırarak geldiklerine göre, demek ki halk da bu siyaseti destekliyor.
Şimdi, karşı çıkmak eleştirmek başka, siyasetin doğruluğu, yanlışlığı başka. Halk destekliyor ise, devam edin diyorsa, eleştiri daha iyi nasıl yapılacağına yönelik olması gerekir yoksa halk kararını verdi ve demokrasilerde halka rağmen bir şey olmaz.

Yoksa olabilir mi?
Benim kafam karıştı doğrusu.
Eğer halkın dediği tartışmasız doğru ve uymak demokrasinin gereğiyse, niye yargı, yasama, yürütme var, hukuk devleti ilkeleri, demokrasi değer ve prensipleri var? Yok bunlar önemli ise, o zaman niye demokrasiyi “halk için, halk tarafından, halkın denetiminde yönetim” diyoruz?
Zor işler bunlar. Yumurta ve tavuk hikâyesi gibi. Ne bir diğerinden ne de diğeri ötekinden ayrılabilecek ve ancak hep birlikte anlamları olabilecek konular manzumesi bunlar. Yöneticiler de böyle mi anlıyorlar? Başım derde girmesin diye kendime oto-sansür uygulayıp daha ötesine geçmiyorum bu tartışmanın. Malum, burada basın özgürlüğü var ve hapiste de hiç gazeteci yok.

Benim koordinatörlüğünü yaptığım Gazeteciler Cemiyeti Özgürlük için Basın projesinin her ay yaklaşık 25 sayfalık “ifade ve basın özgürlüğü ihlalleri” raporları da zaten şaka…
Şimdi basın özgürlüğünden bahsettim ya, birden aklıma yine Kıbrıs geldi… Derviş’in fikri meselesi. Yok yok, son kamu oyu araştırmalarında neredeyse seçimi kazanmayı garantileyen Cumhurbaşkanı Derviş Eroğlu’dan değil, şu meşhur sözden bahsediyorum.
Türk kesiminde az buçuk demokrasi var ve bununla övünüyoruz ya, şu bizim Rumları görünce “Yahu bizde hiçbir şey yokmuş” diyor insan. Pazar günkü sayısında Cyprus Mail gazetesinde “Kahve Köşesi” sütununda enteresan bir yazıyla karşılaştım.

Tamam, bana de gelmişti Eni-Kogaskonsorsiyumunun sondajında kuyudan “hava” çıktığını, hayallerin kırıldığını… Yazıda bu son gelişme yok, demek ki Rum basınına yansımamış henüz. Hoş, Türk basını da anlayıp yer vermedi bu önemli habere. Ama Cyprus Mail üstüne basa basa Nikos Anastasiades hükümetinin nasıl “festivallik” bir yönetim olduğunu, doğal gaz çalışmalarında nasıl “bol hava, ama sıfır gaz” bulunduğunu öyle bir hicvederek yazıyor ki, gıpta ettim doğrusu.
Dışişleri Bakanı Özdil Nami Kıbrıs’taki yeni dönemin şifrelerini sundu geçen haftaki bir basın açıklamasında. Öncelikle 6 Nisan’da sona erecek Navtex’in yenilenmeyeceğini resmen açıkladı. Sonra, Barbaros sismik araştırma gemisinin bakım nedeniyle zaten tartışmalı bölgede olmadığını, o bölgeye geri dönmeyeceğini bildirdi. Bunlar eleştirel bir bakışla “Taviz verdik” haykırışlarına neden olabilir.

Öyle de, tek taraflı mı? Rum basını bile ne diyor? “Türkler tek taraflı taviz vermez, bunları yapıyorlar ise biz ne verdik acaba?”
Belli değil mi? Bakmayın siz son haftalardaki “festival havasına” gelen giden uluslar arası petrol şirketi yetkililerine, Rum tarafının hidrokarbon faaliyetleri “Sıfıra sıfır elde var sıfır” aşamasında. Anastasiades, perişan. İçmesin de ne yapsın zavallım.

Eni de “Gaz yok” deyince, Total’e yaptıkları gibi “Aman gitme, sana başka alanda yetki verelim” formülüyle Kıbrıs’ta tutuldu ama petrol arama, çıkarma işi pahalı meşgale, çivi başıyla değil, dolarla yapılıyor. Yoksa, bizim zat-ı muhterem’in de “bu işi hemen yapın, alın bir sondaj platformu” yaklaşımıyla bu işler olmaz.
İşte tam bu arada Amerika devrede diye kulağıma fısıldıyor bazı çevreler.

Özdil’in açıklaması da bu işin bir bölümü, diyor kaynaklarım, övgüyü esirgemeden Kıbrıs Türk tarafından.
Peki biz zaten bilmiyor muyduk Nisan sonrası görüşmeler başlasın baskısının yapıldığını? Mayıs-Haziran 2016’ya kadar çözüme varın ve referanduma gidin denildiği yeni haber mi?
Değil de, Kıbrıs’ta son elli yıldır yeni bir tartışma yapılıyor mu zaten?

Bu haber 208 defa okunmuştur

:

:

:

: