“ÖZERKLEŞTİRME” BİR İKTİSAT HURAFESİDİR

Bilindiği gibi daha önce özellikle UBP hükümetlerince özelleştirilmesi öngörülen KIB-TEK, Telekom gibi kuruluşlar yeni CTP-UBP koalisyon hükümeti ile özerkleştirme kapsamına alındı.





 

 

 

 

Bilindiği gibi daha önce özellikle UBP hükümetlerince özelleştirilmesi öngörülen KIB-TEK, Telekom gibi kuruluşlar yeni CTP-UBP koalisyon hükümeti ile özerkleştirme kapsamına alındı. Kaldı ki, yukarıdaki manşetten de hatırlanacağı gibi Yorgancıoğlu hükümeti adına Başbakanlık Müsteşarı Alpay Afşaroğlu KIB-TEK’in özelleştirilmesine ilişkin anlaşmayı imzalamıştı. Öyle anlaşılıyor ki TC-KKTC protokolleri başta olmak üzere bu konu ülkemizde çok tartışılacaktır. İşte bu tartışmaları bizden önce yaşayan Türkiye Cumhuriyeti’ne ilişkin Adnan Büyükdeniz’in Anlayış Dergisi’nin Mart 2004 sayısında “ÖZERKLEŞTİRME” BİR İKTİSAT HURAFESİDİR” başlığı ile yayınlanan makalesinden (http://www.anlayis.net/makaleGoster.aspx?dergiid=10&makaleid=3330)  önemli bir alıntıyı yorumsuz olarak sizinle paylaşmak istiyorum. Zira iktisatçı bizden olduğu zaman pek de dikkate alınmayabiliyor.

TÜRKİYE’DE özelleştirme tartışmalarının son zamanlarda yeni bir boyut kazanmaya başladığını görüyoruz. Özelleştirmeye karşı çıkanlar, hükümetin kamu bankaları başta olmak üzere kamu iktisadi teşekküllerini (KİT’ler) “özelleştirmek” yerine “özerkleştirmesi” gerektiğini seslendiriyor. “Özerkleştirme”, kamu banka ve iktisadî teşebbüslerini kamu mülkiyetinde tutup, yönetimlerini özerk hale getirerek serbest piyasa (rekabet) şartlarına tâbi şekilde çalıştırmayı öngörüyor. Aslında bu yeni ve orijinal bir fikir değil; bundan 50-60 yıl önce iktisatçı O. Lange tarafından “piyasa sosyalizmi” adı altında ortaya atılan bir öneridir.

İKTİSAT TEORİSİ NE DİYOR?
Öncelikle belirtelim ki; dünyada son yirmi yıldır yaşanan özelleştirme tecrübesine rağmen, mülkiyetin verimlilik ve ekonomik performans üzerinde ne ölçüde belirleyici bir faktör olduğu hâlâ tartışılıyor. İktisat teorisinin, mülkiyetin etkileri konusunda bir ölçüde “agnostik” bir tavır içinde olduğunu söyleyebiliriz. Teori, mülkiyet-ekonomik performans ilişkisini göz ardı etmemekle birlikte, piyasa yapısının ve rekabet derecesinin mülkiyet kadar ve hatta ondan daha önemli olduğunu ima ediyor. Kısacası, teorik düzeyde kayda değer bir kafa karışıklığı olduğunu ve teorinin mülkiyet-ekonomik performans konusunda hâlâ kesin ipuçları vermediğini görüyoruz. Söz konusu mülkiyet- ekonomik performans ilişkisinin, kapitalizm ve sosyalizm gibi ideolojik sistem tartışmalarından bağımsız bir tartışma konusu olduğunu da belirtelim.

UYGULAMA NEYİ GÖSTERİYOR?
Dünyaya baktığımızda, özelleştirmenin genellikle piyasaları serbestleştirici ve rekabeti artırıcı reformların bir parçası olarak uygulamaya konduğunu görüyoruz. Özelleştirme yerine özerkleştirmeyi savunanlar bundan hareketle, özelleştirme sonucu verimlilik ve performansta gözlenen artışın mülkiyetin el değiştirmesinden ziyade rekabetçi bir ortamda faaliyet gösterme mecburiyeti sonucunda ortaya çıktığını öne sürmekte. Özerkleştirme savunucuları açısından rekabet; verimlilik ve performans artışında mülkiyetin el değiştirmesinden daha önemli bir etkendir.

Özerkleştirme yanlılarının iddialarını destekleyecek çok az sayıda da olsa bazı örneklerden bahsedebiliriz. Örneğin; İngiltere’de elektrik sektöründeki rekabet ve özelleştirmenin etkilerini araştıran bir çalışma, bu sektörün özelleştirilmeyen ama rekabete açılan kesimlerindeki verimlilik artışının, özelleştirilen ama rekabete açılmayan (ya da sektörün diğer kesimleri kadar rekabete açılmayan) kesimlerindeki verimlilik artışından daha fazla olduğu sonucuna varıyor. Ancak altyapıya ilişkin bu tip çok nadir örnekler, rekabetin mülkiyetten çok daha önemli olduğu gibi bir genellemeye gitmemizi mümkün kılmıyor açıkçası.

Bir an için özerkleştirme taraftarlarının düşüncelerine iştirak ederek, rekabet ve piyasanın rekabetçi bir biçimde yeniden yapılandırılmasının verimlilik ve performans artışı için tek başına gerekli ve yeterli koşullar olduğunu farz edelim. O halde, durum özerkleştirme taraftarlarının iddia ettiği gibi ise, bu rekabet ve yeniden yapılandırma neden özelleştirme olmaksızın ortaya çıkamıyor bir türlü?

Gerçekten 1980 öncesi dönemde dünyanın çeşitli ülkelerinde kamu iktisadî teşebbüslerini (KİT’ler) yeniden yapılandırmaya ve serbest piyasa rekabetine açmaya yönelik ciddi reform çabaları olmuştu. Ancak her defasında KİT’lerin rekabete ve değişime karşı inatçı bir biçimde direndikleri görüldü. Bunun sebebi KİT’lerin problemlerinin nasıl çözüleceğinin bilinmemesi değildi kesinlikle. Sebep daha ziyade işbaşındaki hükümetlerin -büyük ölçüde politik sebeplerle- ihtiyaç duyulan reformları uygulamadaki acizliği, isteksizliği ya da bu reformlara piyasada gerekli davranış değişiklikleri ve teşvikleri yaratacak yeterli süre şansı vermemesi idi. Reformların yavaş yavaş sonuç vermeye başladığı durumlarda bile, zaman içinde politik müdahaleler sonucu geri adım atıldığı ve reform uygulamasına devam edilmediği görüldü. (Bunun çok nadir bir istisnası Çin’dir.)

Hükümetler KİT’leri rekabete açtığında, serbest piyasa (rekabet) şartlarına ayak uyduramayan kuruluşların tasfiyesine ve sektörden çekilmesine asla müsaade etmediler. Zira bunu bir tür “siyasi intihar” telakki ettiler. Rekabete ayak uyduramayan ve sürekli zarar eden kamu banka ve kuruluşlarına yüksek miktarlı kaynak transferi yapıp sunî destekler vererek, bizatihi serbest rekabetin temel prensiplerini çiğnediler ve çoğu kez haksız rekabete yol açtılar.

Yapılan ampirik çalışmaların büyük ekseriyeti özelleştirilen (ya da özel sektör) kuruluşların KİT’lere ve kamu bankalarına göre, tüm sektörler ve piyasa yapılarında çok daha yüksek performans gösterdiğine işaret ediyor. Bu iktisaden hem gelişmiş, hem de gelişen ekonomiler için geçerli bir durum. Kamu mülkiyetinin potansiyel olarak rekabetçi sektörlerde daha iyi performans gösterdiğine dair hiçbir kanıt yok.

ÖZELLEŞTİRME: REKABETİN “OLMAZSA OLMAZ” ŞARTI
Teori, mülkiyet-ekonomik performans ilişkisinde bir tür “agnostik” tavır sergilese de, ampirik çalışmalar mülkiyet faktörünün önemini güçlü bir şekilde destekliyor. Şahsen özel mülkiyet ve serbest rekabetin kesinlikle birbirinden bağımsız olgular olmadığını düşünüyorum. Rekabet esas itibarıyla bir sektöre giriş ve sektörden çıkış (tasfiye) serbestisinin mevcut olması, serbest piyasa şartları içinde kurulan iktisadî kuruluşların yine serbest rekabet şartları içinde iflas ve tasfiyesine imkan tanınması durumudur. Bu şartlara uyum sağlayamayan ve zarar eden bir kuruluşun iflas ve tasfiyesinin önündeki engelleri kaldırmak, aynı zamanda sektöre yeni girişlerin önündeki engelleri kaldırmak anlamına gelir.

Piyasa şartlarına uyum sağlayamayan ve zarar eden özel sektör kuruluşlarının iflas ve tasfiyesi için hiçbir engel bulunmamaktadır. Peki aynı durum, özerkleştirilmiş bile olsa, kamu banka ve şirketleri için de geçerli olacak mıdır? Bu, özerkleştirme taraftarlarının olmayan gereken, ama hiç de kolay cevaplandıramayacakları bir sorudur. Kamu mülkiyetindeki, örneğin bir bankanın, özerk bir yapıya kavuşmuş olsa bile, serbest piyasanın rekabet şartlarına uyum sağlayamaması ve sürekli zarar üreten bir yapıya dönüşmesi halinde, hangi hükümet onun iflasına ve piyasadan çekilmesine müsaade edecek; böyle bir “politik riski” göze alabilecektir? Dünyada hiçbir hükümet bugüne kadar bu riski göze alamadı. Bunun yerine, bu tür zarar üreten kuruluşları yüksek maliyetli kamu kaynakları ile sunî biçimde ayakta tutmaya çalıştı. Bir hükümet bu tür banka ve kuruluşların yaşamasına müsaade ediyorsa, bu bizatihi rekabeti bozan ve özel sektör aleyhine haksız rekabete yol açan bir uygulamadır. Bu şartlarda hangi yerli ve yabancı özel sektör sermayesi böyle bir sektöre girer?

Serbest rekabet ve özel mülkiyet birbirinden ayrı düşünülebilecek olgular değil, bizatihi birbirini tamamlayıcı ve pekiştirici olgulardır. Serbest rekabeti daha etkin kılmak mülkiyet değişimi, yani özelleştirme ile mümkün olur.

TEK BAŞINA ÖZELLEŞTİRME YETERLİ MİDİR?
Özel mülkiyetin ve serbest piyasa rekabetinin birbirini pekiştirici ve tamamlayıcı unsurlar olduğunu belirtmiştim. Nasıl ki serbest rekabet özelleştirme ile daha etkin hale gelecekse, özelleştirme de kendisinden beklenen tüm potansiyeli ancak serbest rekabet şartları içinde gerçekleştirecektir. Özelleştirme yapan hükümetlerin eş anlı olarak serbest rekabet şartlarının oluşmasını sağlayacak hukukî ve kurumsal düzenlemeleri gerçekleştirmesi de zaruridir. Özelleştirmenin tekelci bir piyasa yerine serbest rekabet şartları oluşturarak gerçekleştirilmesi, belki bir defaya mahsus, beklenen satış hasılatını azaltabilir. Ama özelleştirmenin temel gayesinin bir defaya mahsus yüksek satış hasılatı elde etmekten öte, ekonomide uzun vadede verimlilik artışı ve serbest rekabet sağlama olduğu unutulmamalıdır.

Özelleştirmeye ilişkin ampirik çalışmalar da, sadece mülkiyet değişiminin ekonomik performansı artırmak için yeterli olmadığı sonucuna varıyor. Serbest rekabet şartlarının oluşturulması, sektöre giriş ve çıkış önündeki engellerin kaldırılması, sağlam bir düzenleme ve denetleme çerçevesinin oluşturulması ve sermaye piyasalarının geliştirilmesi gibi kurumsal reformlar eşliğindeki bir özelleştirme, beklenen yararları sağlayacaktır.

ADNAN BÜYÜKDENİZ KİMDİR?
1958 yılında Adana'da doğdu. Boğaziçi Üniversitesi Ekonomi Bölümü'nden (1980) mezun oldu. Lisansüstü eğitimini, İngiltere'de sürdürdü. London School of Economics'ten İktisat Diploması (1981) ve İktisat Masteri (1982) derecelerini elde etti. 'Türkiye'de 1980 Sonrası Faiz Politikaları ve Etkileri' konulu tezi ile 1990 yılında İstanbul Üniversitesi'nde doktora çalışmasını tamamladı ( http://www.hurriyet.com.tr/ekonomi/12722742.asp ).

Bu haber 852 defa okunmuştur
  • Özelleştirme diyebilmek. Hasan Mehmet  Lefke - 27.07.2015 -Ta Kögef zamanından beri, -Türkiye Komünist Partisi kendini feshetmeden beri, -Genel ideolojileri devletçilik olan ve partilileri bununla eğiten parti, -Sovyetlerin yıkıldığı tarihten sonra, -Bunca zaman hata yaptıklarını anlamışlar, -Önce renklerini yeşile çevirmişler, -Sonra özelleştirme olabilir demeye başlamışlar, -Birleşik güçler ilavesi ile, -Mahcup liberal ekonomiyi savunmuşlar. -Özerkleştirmenin de palavra olduğunu biliyorlar da, -Mahcup liberalizmi savunur göstermek istemiyorlar. -CTP-BG sol bir parti değildir. -CTP-BG sol liberal bir partidir

:

:

:

: