Güle güle usta...

Yıllar önceydi... Gencecik bir yazı işleri müdürü olarak Milliyet'e ziyarete gidecektim.
Yıllar önceydi... Gencecik bir yazı işleri müdürü olarak Milliyet'e ziyarete gidecektim.
Kolay değil, Ankara gibi bir köyden koskoca İstanbul'a, dahası Milliyet'te görüşmeye çağrılmıştım. Fazla ciddiye almışım.
İnternet gazeteciliği üzerine bir sohbet yaptık Milliyet'te arkadaşlarla. O zamanlar Şimdi Hurriyet Daily News adını alan Turkish Daily News gazetesi burun farkıyla ilk haber sitesi olma unvanını Zaman'a kaptırmıştı ama, hala daha gün boyu devamlı yenilenen tek haber sitesi, üstelik de Türkiye'den tek İngilizce haber sitesi olması nedeniyle, biraz havamız vardı o çevrelerde. Üstelik ben de gazetenin elektronik baskısının hem fikir babası hem de fiilen kurucusu idim.
Bir üniversitede 'bilişim sohbetleri' yapılacakmış falan, 'katılır mısınız?' diye sordular. Kitap fuarı sırasında bir yan aktivite olarak düşünmüşlerdi.
Milliyet oldum olası kitap konusunda öncü olmuş bir yayın kuruluşuydu, doğaldı kitap fuarıyla böyle bir etkinliği bir arada düşünmeleri. Nitekim sonraki yıllarda da fuarların neredeyse bir ayrılmaz nüvesi olmuştu bunun gibi yarı bilimsel yarı aktüel toplantılar.
Yine de toplantı son derece sıkıcı geçmişti.
Muhataplar ya konuyu bilmiyor ya da benim konudan anlamadığımı sanıp birkaç kelimeyle söyleyeceklerini adeta hani İngilizce'de 'çalının etrafını dövmek' diye bir tabir vardır ya, konunu etrafında dolanıp öze bir türlü gelmiyorlardı.
Nihayette kendimi dışarıya zor attım.
1995'lerin İstanbul'u da bugünkü gibi insanın üzerine gelen bir orman gibiydi.
Milliyet gazetesi kapısından çıkarken 'Nereye gideceğim şimdi, uçağa da daha saatler var?' diye düşünüyordum. Bir yere oturur, kahve içer, zaman öldürürüm diye içimden geçirirken, birden merdivenlerde tombul, sevecen ve uzun yıllardır idolleştirdiğim, işte yazar dediğin bunlar dediğim iki büyük kalemden birini gördüm. Hasan Pulur olabildiğince mütevazı bir şekilde arabasından inmiş binaya doğru yürüyordu.
Koruması var mıydı, görmedim. Belki vardı ama hemen yanında değildi.
'Hasan Bey' diye seslendim, bana döndü 'Buyurun efendim' dedi.
Kısaca, birkaç küçük cümleyle kendimi tanıtmaya çalıştım. Sözümü kesti, 'Delikanlı, senin patronun benim iyi arkadaşımdı. İlhan (Çevik) nasıl?' diye sordu. Çok nazik idi. Halbuki onu ve diğer idolüm Çetin Altan'la ilgili onları tanıyan çevrelerde ne zaman konu geçse 'Seçkinci' olduklarından bahsedilirdi hep.
Kısa süre ayaküstü sohbet ettik. Muhteşem alçak gönüllü, sevecen bir yaklaşım içerisindeydi.
Yıllar sonra bir başka bina girişinde karşılaştık yine. Ben genel yayın yönetmeni idim, o ise yine Türkiye'nin en saygın fıkra yazarlarından birisi.
'Hasan bey, merhaba' dedim, bu kez o Hürriyet binasından çıkıyordu, ben ise giriyordum.
Sanki bir hafta önce görüşmüşüz gibi, kısaca bir bakış attıktan sonra, 'Merhaba Yusuf Bey, ne haber?' deyiverdi.
Afallamıştım. Nasıl hatırlamıştı?
'Vaktiniz varsa bir kahve içebilir miyiz?' dedim.
Güldü, 'Olur' dedi. Birlikte içeriye girdik, VIP bölümünde birer kahve içip, az biraz sohbet ettik. Daily News artık Hürriyet bünyesine katılmış, Çevik ailesi bağları tarih olmamışsa da mişli geçmiş olmuştu.
Bilgisiyle, görgüsüyle zaten yazılarından kendisine kul köle olacak hale gelmiş bendenizi bir kez daha fethetti o gün Hasan Pulur.
Ayrılırken Ankara'ya geldiğinde görüşmek dileğini belirttim, 'İnşallah' dedi, olmadı.
Daha sonra arada bir görüşme fırsatları oldu.
Önce Çetin Altan ebediyete yürüdü. O kendine özgü kahkahasını duymadan çok öncelerden kelimelere hükümranlığıyla büyülemişti beni. Anadolu gezilerinde koltuk arkadaşlığı yapmış, yakından tanıma imkanı bulmuş, siyasi duruşlarımız pek yakın olmasa da insani dokunuşuna hayran kalmıştım. Bir de benim gibi teknolojiyle yakın olmaya çalışan birisine hem de taa 1987'de Malatya yollarında 'seyyar teleks' olabildiğini göstermişti. Küçücük bir acayip kutuya yazılarını yazıyor, posta hanede teleks makinesine o kutuyu bağlayınca, yazı delikli şeritten fırlıyor, İstanbul'a varıyordu. Akıllı ve pratik adamdı, tek falsosu siyasetine sadık kalamamış, dönüvermişti Turgut Özal sevgisiyle.
Hasan Pulur hiç dönmedi. O hep 'olaylara ve insanlara' dair bir yazar oldu. Hep 'Hasan Pulur'luk' olayları yazdı, çizdi, bazen kalın çizgilerle bazen nazik dokunuşlarla fıkra yazarlığını öğretti genç kuşaklara vatana, halkına aydın olarak hizmet ederken.
Mayıs ayından bu yana köşesi boştu. Malum siyasi iktidar hoşlanmıyor ondan diye düşündüm önce, sonra öğrendim ki durumu çok ağırdı ondan yazamıyordu.
Dün ebediyete yürüdü ulu çınarı Türk yazınının.
Elveda büyük usta... Tekrar görüşünceye kadar, elveda. Ne demişler, hiçbir şey ölmez.
Bu haber 228 defa okunmuştur
  • Allah rahmet eylesin    - 03.12.2015 Tűrkiyenin yeri çok zor doldurulabilecek değerleri bir bir göçüyor yerlerine de yenileri gelmiyor . Yaşayan 3-5 sağlam kalanı da içeri tıkınca alın size karanlık çağın arefesinde bir Tůrkiye.

:

:

:

: