Yanlışta ısrar beceri gerektirir...

Türk halkının başka halklardan çok farkı var mıdır?
Türk halkının başka halklardan çok farkı var mıdır? Belki de yoktur ama enteresan bir millet olduğumuz kesin.
Yok... Yok... Öyle Türk, Kürt, Arap, Çerkez, Arnavut falan ayrımı yapacak değilim, millet deyince hani deriz ya tüm renkleriyle bu toprağın tüm insanını dahil ediyoruz ayırım yapmadan, kimseyi ötelemeden, ötekileştirmeden...
Hani “Balık hafızalı” derler ya, yanlış... Arkadaşın birisi kuşlarıyla nasıl muhabbet geliştirdiğini, küçücük muhabbet kuşunun kendisini kızından, karısından nasıl kıskandığını, yani sahiplendiğini anlatıyordu geçen gün... “Kuş beyinli” demek de yanlış anlayacağınız.
Hadi uzlaşalım, “Sığ hafızalı” diyelim diyeceğim ama, o da yanlış olacak. 30 sene önce kimin kime ne kadar takı taktığını bir çırpıda bilen, söyleyen bir toplumda sığ hafızalı olmak, çok büyük bir yanlış olur.
Ama bazı şeyleri de hep unuttuğumuz ortada. Demek ki algıda seçicilik oluğu gibi, hafızada da seçicilik yapıyor, bazı konular işimize geldiği için veya canımızı acıtacağı için unutmayı tercih ediyoruz. Kısaca unutmak da bilinçli bir eylem mi acaba?
Kaçımız “bilinçli” olarak unuttuk, kaçımız hatırlıyor bilemem ama ben gazeteciliğe başladığım 1970’li yılların sonundan bu yana Türkiye’de hep bir tartışma yaşanagelmiştir: Parlamenter sistem mi, başkanlık sistemi mi?
Askeri anayasa diye de tanımlanan 1982 anayasası yazılırken de uzunca bir süre kapalı kapılar ardında konuşulmuştu bu konu. Kenan Evren paşaya göre yetkileri artırılmış bir cumhurbaşkanlığı ile parlamenter sistem mi, paşanın “başkan” olacağı başkanlık sistemi mi olsun tartışmasına ne parlamenter sistem ne de başkanlık sisteme uymayan hibrit Türk modeliyle son vermişti rahmetli Orhan Aldıkaçtı hoca. Ne deve, ne kuş, oldu Türk usulü parlamenter sistem. Sanki Evren paşa ömür boyu cumhurbaşkanı kalacakmış gibi yetkileri alabildiğine artırılan ama senatonun kaldırılmasıyla, sorumsuzluk ilkesiyle de sınırsız yetkili ve sınırsız sorumsuz bir makam oluşturuldu.
Evren bu yetkilerin çoğunu kullanmadı. Ondan sonra göreve gelen Turgut Özal da istedi ama bu yetkiler kullanamadı, cumhurbaşkanlığını siyasetin odağına oturttu, Anavatan Partisi iç çatışmasına malzeme yaptı. Tam “Olmadı böyle aktif siyasete döneceğim” diyeceği iddia edildiği bir dönemde ansızın ebediyete yürüdü.
Süleyman Demirel dönemi de keza bu hibrit Türk tipi cumhurbaşkanlığı sayesinde tartışmalı geçti. “Görev bende, kime istersem veririm” diye özetlenebilecek 28 Şubat dönemi, Demirel-Çiller-DYP çekişmeleri, görev uzatma falan derken nihayette Bülent Ecevit sayesinde radikal geçiş yapılan Ahmet Necdet Sezer cumhurbaşkanlığı başbakanlara hep güçlü cumhurbaşkanı nedeniyle sıkıntılı dönemler yaşattı... Sonra, Abdullah Gül “kardeşim” seçilince işler değişti. Başbakan Recep Tayyip Erdoğan ile Cumhurbaşkanı Gül “uyumlu” bir görev yaptılar. Nasıl oldu? Özal ile başlayan “her işe bulaşan cumhurbaşkanı” rolünü rafa kaldırdı Gül, hem kendisi hem de Erdoğan rahat etti.
Sonra, o eski ve dediğim dedik cumhurbaşkanı rolü, üstelik de katmerli olarak geri döndü ve devlet tekrar Cumhurbaşkanlığı eksenine döndü. Zaten öyle değil miydi hep?
Şimdi tekrar anayasa meselesi tartışılıyor. Türk tipi başkanlığa geçmek için anayasa yazılmalıymış. 1982 anayasasının cumhurbaşkanı yetkileri ve sorumlulukları maddeleri zaten yanlış ve hadsiz iken bir de “denge ve denetleme mekanizması oluşturmadan tam yetkili ve tam sorumsuz cumhurbaşkanlığı sistemine geçmek ülkeyi diktatörlüğe götürür mü” endişesi ciddi şekilde seslendiriliyor.
Türkiye’nin sorunu aslında ne başkanlık, başbakanlık ne de anayasal reform. Türkiye bir türlü demokratikleşemedi, bunu halletmeli. Nasıl olacak bu iş? Değiştirince anayasayı, getirince başkanlık sistemini çözülecek mi sorunlar? Yoksa tam diktatörlüğe geçip haklar ve hürriyetler açısından iyice yaşanılmaz mı olacak bu ülke?
Kim ne derse desin, bu ülkenin öncelikli meselesi – hatta Kürt sorunundan da önce – siyasetin demokratikleşmesi konusudur. Siyasi varlığı liderin iki dudağı arasına sıkışmış siyasetçilerle, parti içi demokrasinin lidere ipotek edilmesiyle siyaset demokratikleşemez. Seçim ve siyasi partiler yasaları değiştirilip demokratikleştirilmedikçe, en demokratik anayasa bile otokrasinin önüne geçemeyecek, parti liderleri parti içi diktatörler, hükümet veya icra yetkisinde olanlar da ülkeyi yöneten diktatörler olacaklardır.
Tek istisna ile Türkiye’deki tüm partilerde milletvekilleri Osmanlı kapıkulundan beter vaziyette, lider kulu durumundadırlar. O tek istisna partide ise milletvekilleri ve dahi eşbaşkanlar bölücü örgütün emrinde köle değilse de sivil terörist durumundadırlar. Şimdi siyaseten ayrışmayı, kamplaşmayı hedefe ulaşmanın meşru yolu olarak gören bazı aklı evveller bu şahısların TBMM’den atılmasını 1995’lerde olduğu gibi TBMM kapısının önünde kelepçelenmelerini hayal etmektedir.
Bu nasıl mantıktır? Tamam bu ülkede iç savaş geleneği, kültürü yoktur ama Kahramanmaraş, Sivas gibi dini temelli sıkıntılar, Kürt meselesi gibi etnik kökenli ayrıştırma gayretleri hep olagelmiştir. Şimdiye kadar olmadı diye bu açık yaraları kaşımaya devam edebilmek dönülmesi çok ciddi durumlar yaratabilir. Öyle cehennemi bir yolu demokrasiye tercih etmek tabii ki Türkiye’nin hayrına sayılamaz.
Yanlışta ısrar özel beceri gerektir. Demokrasiyi kökleştirmek, yaygınlaştırmak varken kişiye özgü demokrasi anlayışı yaratmaya çalışmak, kapsayıcı değil, dışlayıcı siyasetlerde ısrar etmek akılla izah edilemeyeceği gibi gerçekten özel beceri gerektiren bir durum olacaktır.
Bu haber 290 defa okunmuştur

:

:

:

: