Uzun ince bir yolda, yürüyoruz beyhude

Sivas Şarkışla'da doğup sözü ve sazıyla tüm gönül dünyalarını fetheden büyük halk ozanı Aşık Veysel'i, hele de efsaneleşen 'Uzun ince bir yoldayım' türküsünü çok severim.
Sivas Şarkışla'da doğup sözü ve sazıyla tüm gönül dünyalarını fetheden büyük halk ozanı Aşık Veysel'i, hele de efsaneleşen 'Uzun ince bir yoldayım' türküsünü çok severim. 'Uzun ince bir yoldayım; Gidiyorum gündüz gece; Bilmiyorum ne haldeyim; Gidiyorum gündüz gece'... Enfes bir türkü, enfes bir anlatım. Hayatın, yaşamın, iki kapılı hanın yolcusunun hikayesi bu. 'Dünyaya geldiğim anda; Yürüdüm aynı zamanda; İki kapılı bir handa; Gidiyorum gündüz gece.'
Uzun bir türkü, bir hayat felsefesi bu. 'Düşünülürse derince; Uzak görünür görünce; Bir yol dakka miktarınca; Gidiyorum gündüz gece...'
Sadece Veysel değil tabii ki 'şaşıp kalan bu işe' ama hayat da biraz bu işte. Kişisel yaşamlar da, toplumsal süreçler de biraz böyle değil mi?
Son zamanlarda Kıbrıs görüşmelerinde ivmenin düştüğü, yavaşça karamsarlığın bastığı, Mayıs seçimleri sonrası son bir gayretle çözümün zorlanacağı, o da olmaz ise artık bu sürecin, bu metodolojinin çöktüğünün kabul edileceği yazılıp çiziliyor.
Aslında Kıbrıs görüşme süreci dediğimiz bu görüşmelerde uzun bir süredir çözüm falan konuşulmuyor. Taraflar sanki çözüm istiyormuş gibi birbirine gösteri yapıyor, falan tarihe kadar, filan zamana kadar çözüm hedefleri koyuyor, geçince de yeni tarihler belirlenip devam ediliyor. Eğer samimi olarak çözüm istense gerek iki tarafın görüşmecileri gerekse uluslar arası arabulucu ordusu, BM, Güvenlik Konseyi, İngiltere, Amerika, Rusya falan çalının etrafında toz çıkarmayı bırakıp, konunun özüne yoğunlaşıp bu işe çoktan hallederlerdi.
Batılı bir diplomat arkadaş geçenlerde sanki cevabını bilmiyormuş gibi sordu: 'Kıbrıs'ta çözümü kim istiyor? İngiltere durumdan memnun. Yunanistan memnun. Rumlar hem hükümetin tek sahibi, AB ve BM üyesi. En kazanacaklar çözümden? Kim istiyor çözümü?'
Doğrusu Kıbrıs Türk tarafı ve Türkiye haricinde, hiç kimsenin işine gelmiyor çözüm. Kıbrıs Türk tarafı uluslararası yalnızlıktan, öteki olmaktan bıktı. Türkiye uluslararası siyasette, AB yolunda tek engeli sanki Kıbrıs imiş gibi Kıbrıs meselesinden bunaldı. Halbuki eğer adada çözüm istense 1977 ve 1979 sürecine dönmek gerekmez mi? Eğer çözüm istense öncelikle terimlerin ne anlama geldiği, ne istendiği netleştirilmez mi?
Eğer çözüm istense, 1977 ve 1979 üzerinde bir kez daha uzlaşarak, tanımların netleştirilmesiyle ortaya konacak çerçevenin boşluklarının doldurulmasından başka ne kalır çözüme ulaşmak için? Yeni nesil 1977 ve 1979 deyince bir şey anlamamış da olabilir. Zaman çok acımasız, silip geçiyor her şeyi. Ne olmuştu o tarihlerde diye soracak kadar naif arkadaşımız var ise izah etmeye çalışayım. 1975'de başlayan Cenevre görüşmeleri altıncı turda başarısızlıkla sonuçlanmıştı. Bu süreçte federasyon ilk kez seslendirilmiş, ama hiçbir anlaşma olamamıştı. 18 ay kadar bir süreden sonra çıkmazı aşabilmek için BM genel sekreterine mektup yazan Kurucu Cumhurbaşkanı Rauf Denktaş Makarios ile kendisi arasında yüksek düzeyli görüşme düzenlenmesini talep etmişti. Önce reddeden Makarios, baskılar sonucunda 12 Şubat 1977'de Denktaş ile BM genel sekreterinin gözetiminde bir araya gelmişti. Yapılan görüşmelerde 4 maddelik bir ilke anlaşmasına varıldı. 1) Kıbrıs Cumhuriyeti bağımsız, bağlantısız ve iki toplumlu olmalıdır. 2) Her toplumun yönetimi altındaki topraklar, (iki kesimlilik) ekonomik ve toprak verimliliği ile toprak mülkiyeti esasları ışığında görüşülmelidir. 3) Dolaşma, yerleşme özgürlüğü, mülkiyet hakkı gibi prensip meseleleri müzakereye açıktır. Bunların görüşülmesinde iki toplumlu federal sistem ve Türk toplumu yönünden doğabilecek güçlükler de dikkate alınacaktır. 4) Federal hükümetin görev ve yetkileri, devletin birliği ve devletin iki toplumlu mahiyetini koruyacak şekilde olacaktır.
Olacak çözümün iki kesimli, iki toplumlu bir federasyon olacağı, federal hükümetin hem devletin birliğini hem de devletin iki toplumlu mahiyetini koruyacağı ilke olarak kabul edilmişti.
Makarios'un ölümünden sonra iktidara gelen Spiros Kiprianu ile de 1979'da yine Denktaş'ın inisiyatifi ile BM genel sekreteri gözetiminde yapılan ikinci yüksek düzey görüşmelerde varılan 19 Mayıs 1979 tarihli 10 maddelik anlaşmada ise 1977 uzlaşısı teyit edilerek, o tarihten sonraki sürecin temelini Denktaş-Makarios anlaşması ile BM'in Kıbrıs'la ilgili kararları olacağı; Kıbrıs'ın tüm yurttaşlarının insan haklarına ve temel özgürlüklerine saygı gösterileceği; görüşmelerin tüm toprak ve anayasa konularını kapsayacağı; Maraş'la ilgili bir anlaşmaya varılması halinde, diğer yörelerle ilgili anlaşma beklenmeden Maraş'ın (Rum yerleşimine) açılacağı; görüşmelerin sonucunu olumsuz şekilde etkileyecek hareketlerden kaçınılacağı, iyi niyet, karşılıklı güven ve olağan koşullara dönüşü kolaylaştırabilecek pratik önlemler alınacağı; Kıbrıs Cumhuriyeti'nin askerden arındırılacağı; varılacak anlaşmada yeni devletin bağımsızlığı, egemenliği, toprak bütünlüğü ve bağlantısızlığı, bir başka ülke ile kısmen veya bütün olarak birleşmesi veya taksim ve ayrılmanın herhangi bir şekline karşı gereken garantiler olacağı gibi konularda uzlaşılmıştı.
Peki 1979'dan sonra ne oldu? Rum tarafı Kıbrıs Türklerini salak yerine koyacak bir tarzda federasyonun mevcut Kıbrıs Cumhuriyeti'ne bazı federal öğeler ekleyerek transformasyonu olduğuna ikna etmeye çalıştı, Türk tarafı ise konfederasyon talebini federasyon maskesiyle öne sürmede ısrar etti. Nihayette bir taraf diğerine efektif federasyon olan Kıbrıs Cumhuriyeti'nden de daha geride olacak şekilde bazı federal öğelerle üniter devlet modeli kakalamaya çalışırken, diğer taraf da iki devletli çözümü sanki federasyonmuş gibi sunmaya gayret etti. Federasyonun ABD modeli eyalet sistemi mi, İsviçre veya Belçika modeli mi yoksa Almanya gibi mi olması gerektiği afaki tartışmalarından öze hiç veya yeterince geçilemedi.
Cumhurbaşkanlığında rotasyon, iki meclisli yasama, merkezi federal hükümetin yetki ve gücü, bakir doğum veya mevcut devletin transformasyonu, garanti sistemi gibi her alanda sanki iki görüşmeci heyeti aynı odada değişik istikametlerde zihni yolculuk yapar gibi bir durumda oldular. Halbuki çözüm isteniyor ise her şeyden önce şu 'Kıbrıs için, Kıbrıslılar tarafından, Kıbrıslılar için çözüm' gibi slogandan öteye gidemeyecek fanteziyi bir kenara bırakmak, gerçekçi olmak gerekir.
Elbette ki Kıbrıs'ta çözüm öncelikli olarak Kıbrıs Türk ve Kıbrıs Rum halklarını etkileyecektir ancak çözüm sadece onlara bırakılmayacak kadar önemli bir konudur. Bizim tatlı su solcuları dünyadan bihaber şekilde Türkiye düşmanlığı yaparak kendi çıkarlarını savunabileceklerini düşünüyorlar safça. Olmaz kardeşim, aynı gemidesin, farkına var artık.
İngiltere adada askeri egemen üslere sahip olacak, Rusya özel anlaşmayla Baf limanını, Papandreou hava üssünü kullanacak, Fransa keza benzer düzenlemeler içinde olacak, İsrail adanın kuzeyini güneyini adeta kolonileştirecek ve Türkiye adadan askerini alıp gidecek... Bu nasıl bir rüya? Elbette ki ada Türkiye güvenliği için de çok önemli. Şimdi iç denge, dış denge meselesine girmeyeyim, merak eden bir zahmet araştırsın, kitap okusun hiç olmadı Google amcaya sorsun.
Sözün özüne gelelim, görüşmeler yeniden çıkmazda, ivme düştü falan gibi yakınmalar boşuna ve gerçekten anlamsız. Her ne kadar resmen henüz açıklanmadıysa da bu görüşme sürecinin akamete uğrayacağı kaçınılmaz bir sonuç. Bırakın Kıbrıs Türk halkını kısırlaştırmayı gerektirecek dahiyane ¼ nüfus formülünü bazı açıkgöz Rumların ve işgüzar Türk destekçilerinin, bir taraf 'Morfo kırmızı çizgimiz' derken diğer taraf da 'Güzelyurt eski konu, 2004'de evet deseydin referandumda... O konu geride kaldı, bu günkü gerçekle konuşalım' diyor ise durum hoş değil. Bir taraf Karpaz'da egemen kantonlar talep ediyor, diğer taraf da 'Olmaz kardeşim, olsa olsa benim yönetimimde bir miktar Rum yerleşir Karpaz'da belli alanlara' diyor ise durum açık. Birisi 'Tüm Türkiye'den gelenler geri gidecek' diyor diğeri de 'Vatandaşlarım arasında ayrım yapmam, bir tekini göndermem' diyor ise bu görüşmeler çökmeyecek de ne olacak?
Halbuki bir çok taraflı (iki taraf ve üç garantör ülke) oturup 1977 ve 1979 çerçevesinde bir vizyon çizseler, ona göre de bir çözüm kararlaştırılsa, detayları da iki halk liderliğince oluşturulsa acaba çözüm umudu olur mu?
Kıbrıs Türk halkından başka çözüm isteyen var mı gerçekten? Yoksa biz uzun ince bir yolda yürüyor muyuz beyhude?
Bu haber 307 defa okunmuştur

:

:

:

: