Suya sabuna dokunmadan

Olumlu olmak, iyimser ve pozitif kalmak, güzel ama zordur.
Yaşama sevincini korumak, hayat denen pamuk ipliği üzerinde yürümek, geride bırakılan her ne varsa zamana gömmek.
İnsan hep güzellikler yaşamak ve yaşatmak ister.
Hayatın her noktasına, iyisine, kötüsüne, zor ve kolay ayırmadan her detayına dokunmak.
Çok çabuk tüketiyoruz, dün ne konuştuk, bugün için neleri unuttuk?
Üzüldüğümüz, tartıştığımız, kavga ettiğimiz ne kaldı dünden bugüne?
Elbette yaşamda hiçbir şey aynı yerde, aynı şekilde kalmaz.
Günlük yaşamımız içinde yıllar önce ne konuşmuşsak, birçoğunu bugün de konuşuyoruz.
Şekilcilik ve “öyle görünmeye çalışmak” gibi hallerle geçiyor günler.
Gündemler sıradan, boş, verimsiz, enerji ve zaman tüketici.
Bazen bir yola, bazen hastanede sıcak su akmasına, bazen bir engelli için yasa çıkmasına, maaşların gününde ödenmesine sınırlıyoruz beklentileri.
Oysa dokunmak gerek, hayata, yaşama, toprağa, yağmura, nefes alınan her ana.
Sahiplenmek, ülkenin her sorununa, nerede yaşandığına bakmadan, kabullenmek ve tepkiyle beraber direniş göstermek.
Güzelyurt’ta ne varsa, Karpaz’da, Girne’de ne yapılıyorsa, Lefkoşa’da hissedilmeli, içselleştirilmeli.
Güzelliklerle, çirkinlikler, bir bütün olup paylaşılmalı.
Benden uzak olan, beni etkilemeyen diye bir ayırım gün gelir kapıyı çalar.
Suya, sabuna dokunarak yaşamalı, her yönüyle hayatın kıymetini artırmalı.
Oysa ne güzeldir yaşamak, çocuk, genç olmak, yaşlanmak, her kuşağın, çağın getirdiklerini tatmak.
Her insan ayrı bir dünyadır, dünyalar ayrı olsa da çoğu zaman istek ve beklentiler ortaktır.
İyi bir yaşam, mutlu, huzurlu bir hayat, iyi eğitim ve sağlık hizmeti.
Ülkeler, devletler, yönetim kademeleri bunlar üzerinden şekillenir.
Esasında gücün merkezi halktır, aynı amaç için bir araya gelmiş insanlar topluluğu.
Bu ülkenin insanları elindeki gücü farkında mı?
İsteklerini, beklentilerini, aslında hak ettiklerini, alacak, yaptıracak, bu baskıyı yaratacak motivasyon var mı?
Bireysel olarak çoğu zaman aynı düşünceler var oluyor.
Fakat bu düşünceler toplumsal olarak bir hedef birlikteliğine dönüşmüyor.
Siyasetin, kamu kaynaklarını kullanarak, toplum üzerinde kurduğu baskı, yönlendirme, kendi kararlarını dikte etme, ben yaparım olur zorlaması, toplumsal baskıdan daha güçlü.
Elindeki gücü sadece sandıkta ortaya çıkarmak, bireysel beklentiler oranında tepki koymak yetersiz ve toplumsal güçle çelişkili.
Her ülkede yöneticiler, iktidarlar, mutlak güç ister, etkili ve egemen olmak ister.
Demokratik ülkelerde sınırsız güç, canının istediğini sorgusuz yapma yoktur.
Anayasa vardır, hukuk, yasalar, kültürel prensipler, saygı, topluma karşı sorumluluk vardır.
Tabi ki bu günlere durup, dururken gelmedik, bunların tümünde toplumsal sorumluluk var.
Toplumu, memleketi ilgilendiren her sorun, kişiselleştirilmeli, sahiplenilmeli, kabullenilmeli.
Kıbrıs sorunu, trafik, sağlık, eğitim, siyaset, hepsi de sorun ve sorunlu, hayatımızda, istesekte uzak duramayız.
O halde, her noktasında yer alalım.
Tarihi günleri yaşarken, başkalarına bırakmadan, ne istediğimize karar verelim, kararımıza saygı duyulması için, irademizi, gücümüzü birleştirerek gösterelim.
“Hak ettiği gibi yönetilmek” boşuna söylenmedi.
Öncelikle şu soru sorulmalı;
“Bu şekilde yönetilmeyi hak ediyor muyum?” bu soruya verilecek cevap birçok sorunun da çözümü olacak.
Bu haber 375 defa okunmuştur

:

:

:

: