Çay sıcağı bir sohbet

Ahmet ve Hasan, iki samimi arkadaştırlar. Uzun zamandır beraber gezerler.
Ahmet ve Hasan, iki samimi arkadaştırlar. Uzun zamandır beraber gezerler. Her buluşmalarında bir konu üzerinde sohbet ederler. Bu sohbetlerini süsleyen iki şey vardır. Çay ve simit. Kendi aralarında bir muhabbetin ifadesi olarak hep bir simit alıp ortadan bölüşürler.
Yine bir bahar mevsimi, her zaman olduğu gibi hafta sonunu değerlendirmek amacıyla şehir mezarlığının karşı tarafındaki çay bahçesinde buluşmaya karar verdiler.

Ahmet, evi biraz daha yakın olduğundan erken geldi. Her zaman oturdukları masanın dolu olduğunu görünce biraz daha kenarda olan bir masaya geçip oturdu. Bir kaç dakika sonra da Hasan geldi. Ahmet’le Hasan’ın masada olduklarını gören garson, karşıdan seslendi –ağabey iki çay bir simit mi?-İkisi de başlarını sallayıp tebessüm ederek onayladılar. Biraz sonra çaylar ve simit geldi. Burasının çok değişik bir havası vardı. İnsanı hem dinlendiriyor hem de derin düşüncelere dalmasını sağlıyordu. Bahar mevsimin tüm canlılık ve neşesi yanında karşı taraftaki kabristanın kendine mahsus sessizliği insanı alıp götürüyor.
Ahmet, gelen simidi ikiye bölüp bir parçasını kendisine alıp diğerini Hasan’a verdi. Hasan, çayından bir yudum aldı. Mezarlığa doğru bakıyordu. Yunus Emre’nin bir dörtlüğü aklına geldi. O dörtlüğü sesli olarak okudu.
“ Yalancı dünyaya gelip gidenler,
Ne söylerler ne bir haber verirler.
Üzerinde türlü otlar bitenler
Ne söylerler ne bir haber verirler.”
İkisi de bir müddet sustular. Kabristana doğru bakarlarken, Hasan söze başladı.
-Biliyor musun Ahmet, ölümden sonrasını çok merak ediyorum. Daha doğrusu ölümden sonra dirilmeyi merak ediyorum.
-Sakın inanmak konusunda zaafım var deme.
-Yok hâşâ! Olur mu öyle şey. Benimkisi merak sadece. Acaba nasıl olacak.
-Anlaşıldı bu haftanın konusunu açmış bulunuyoruz. Akşam yatağa yatarken, yarın kalkmayacağım diyerek yattığımız oluyor mu hiç. Yani uyudum artık uyanmayacağım diyor muyuz. Hayır hep bir uyanma beklentisiyle yatıyoruz. Bu da bize gösteriyor ki büyük uyku olan ölümden sonra da bir diriliş vardır. İnsandaki bu uyanma isteği onun bir delili olarak düşünülebilir. Bundan bir ay önce geldiğimizde, buralar ölü gibiydi değimli. Ne etrafta bu çiçekler, çimenler ne de ağaçlarda yapraklar vardı. Ağaçların sadece iskeletleri vardı sanki. Ama bahar mevsiminin gelmesiyle birlikte adeta ölü gibi olan bu yer canlandı. Yağan yağmurların sulayıp doyurduğu topraktan hayat fışkırdı. Bu manzarayı anlatan bir ayette Allah buyuruyor ki:”Ey insanlar! Öldükten sonra dirileceğinizden kuşku duyuyorsanız şunu unutmayın ki, biz sizi topraktan(ilk Adem),sonra nutfeden(meni),sonra alakadan(Kan pıhtısı),sonraMudğa (belli belirsiz et parçasın)dan yarattık ki size kudretimizi açıkça gösterelim;ve biz dilediğimizin rahimlerde belli bir zamana kadar kalmasını sağlarız,sonra sizi bebek olarak çıkarırız,ki daha sonra yetişkinlik çağına erişesiniz.içinizden kimi erken vefat ettirlirken kimsi de önceden bildiklerini bilmez bilmez hale gelinceye kadar ömrün en düşkün çağına eriştirilir.Öte yandan yer yüzünü kupkuru ve cansız görürsün.Üzerine yağmur indirdiğimizde ise( bir de bakarsın ki)canlanıp kabarır ve her cinsten güzel bitkiler çıkarır.Bu böyledir çünkü Allah gerçeğin ta kendisidir.O ölüleri diriltir.Ve onun her şeye gücü yeter.”
(Hac suresi-5-6)

-Uzun kış günlerinin ardından böyle bir bahar gününde bu ayetleri dinleyip Allah’ın kudret nişanı olan şu canlılığı temaşa etmek gerçekten insanı duygulandırıyor. Az önceki benim merakıma benzer bir hadise Kur’an’da anlatılıyordu sanırım. Geçenlerde bir sohbetimizde anlatmıştın. Hazreti İbrahim’le ilgiliydi galiba.

-Evet Hazreti ibrahim’le ilgili “İbrahim,”Rabim ölüleri nasıl diriltiyorsun bana göster” deyince. rabbi ,”Yoksa inanmıyormusun?” demişti. O hayır inanıyorum fakat kalbim tam kanaat getirsin diye”cevabını verdi. Rabbi “kuşlardan dört tane al,onları kendine alıştır, sonra parçalayıp her bir tepeye onlardan bir parça bırak,sonra onları çağır.Koşarak sana geleceklerdir. Ve şunu bil ki Allah hep galiptir ve hikmet sahibidir.” buyurdu. (Bakara 260)

-Bu ayetin bir öncesinde de bir mucizeden bahsediliyor.
-Bir seyahat esnasında harap bir kasabaya uğrayan adam mıydı?
-Evet, şöyle anlatılıyor: ”Yahut evlerinin duvarları çatıları üzerine yıkılmış,ıssız bir kasabaya uğrayanın durumu gibi.Bu kişinin “Allah bunları öldükten sonra nasıl diriltecek?”demesi üzerine Allah Onu yüz yıl ölü olarak tuttu,sonra diriltti “Ne kadar kaldın” diye sordu.”Bir gün veya günün bir kısmı kadar kaldım.” dedi. Allah “Hayır, yüzyıl kaldın. Anlamak için yiyeceğine içeceğine bak,henüz değişmemiş;eşeğine bak –seni insanlara bir işaret kılmamız için- ve kemiklere bak onları nasıl düzeltiyor ve üzerini etle kaplıyoruz.” Buyurdu..Artık o adam için durum açıkça ortaya çıkınca,”biliyorum ki Allah kesinlikle her şeye kadirdir.” dedi”.

Bir başka surede, üçyüzdokuz sene uyuyan insanlardan bahsediliyor. Kuran-ı Kerim’de Kehf suresi adlı bu surede, zalim hükümdarın zulmünden kaçan inanmış gençlerin saklandıkları mağarada üç yüz dokuz yıl uyuduktan sonra uyandıklarında yine birbirlerine, ne kadar uyuduk diye sordukları ve kendi kendilerine bir-bir buçuk gün uyumuşuzdur. diye hüküm verdikleri, ancak şehre gönderdikleri arkadaşlarının şehirde yaşadıkları neticesinde üç yüz dokuz yıl uyuduklarını öğrenmiş olduğu anlatılıyor. Mağarada uyuyan kişilerin hikâyesi bölgede biliniyordu. Tekrar ortaya çıkmalarının zamanı manidardır. Tam da öldükten sonra dirilmenin inkâr edildiği bir zamana denk geliyordu.

Mekke müşriklerinin Peygamber efendimize gelip, ellerindeki çürümüş kemikleri göstererek bunu kim diriltecek demeleri üzerine “İnsan kendisini bir nutfeden yarattığımızı görmez mi. Oysa bak şimdi açıktan açığa bize karşı duran biri olmuştur. Kendi yaratılışını unutup bize örnek getirmeye çalışıyor ve “şu çürümüş kemiklere kim can verecekmiş” diyor. De ki onları ilk başta yaratmış olan diriltecektir. O yaratmanın her türlüsünü bilir.” Mealindeki Yasin suresinin 77-79 ayetleri nazil olmuştu

-Amennâ ve saddaknâ. Bir şeyi ilk defa yapana tekrar yapmak zor gelir mi hiç. O her şeye kadirdir.

Ahmet, önünde duran bardaktaki çaydan bir yudum almak istedi. Baktı ki çay soğumuş, masada simit yok. Mevzuya kendilerini öyle kaptırmışlar ki simidi ne ara yediler çay nasıl soğuyup kaldı hiç fark etmediler. Çay ocağına doğru dönüp elini kaldırdı garsona işaret ederek iki çay bir simit daha istedi. Kısa süre sonra istedikleri gelmişti.
Böldüğü simidin bir parçasını Hasan’a verirken dedi ki:-arkadaş yeni bir mevzu açmadan şu çayı bir içelim.


Bu haber 161 defa okunmuştur

:

:

:

: